Medranonun orta yeri tombala

En azından şunu söyleyebiliriz, gazetelerin kitap ekleri de bazen, edebiyat dergilerinden, yani aslî görevleri bu ülkenin edebiyat gündemini izlemek olan yayınlardan, çok daha verimli olabiliyor. En azından bir Pazar Postası yerine geçmese de, gazetelerin kültür-sanat köşeleri, günlük olmanın getirdiği telaşla da olsa, zamanın peşinde koşturuyorlar. Meraklı sorular soruyor, biraz da işin işleyişini bilmediklerinden, olan biteni kavrayabilmek için ortaya birilerinin attığı kavramları önlerine alıp, sorular soruyorlar.

Estetik Ölçütler Meselesi'ne dair..

Hemen elimi açık edeyim, ben zamanımızın "estetik ölçüden" yoksun olduğu fikrine hiç de kapılmıyorum, hatta tam tersine Estetik'in kitabî anlamının kitleselleştirilmesi ve kamusallaştırma uğraşlarının (kavram ortaya çıktığından beri) tam anlamı ile ters tepip, hiper bir özelleştirme/bireyselleştirme sürecine girildiğini düşünüyorum. O halde Kenan Çağan'la baştan çatışıyorum. O şunları yazıyor:

BEN BEN DERİM VE SEVERİM BEN BEN DEMEYİ BİLENLERİ

KÖRLER VE FİL

Yaptığımız şeylere görsel şiir adını verdiğimizden beri –ki bu ad en azından birçok kültürde ve dilde üzerinde uzlaşılabilmiş yegâne ve güncel özelliği bu sanatın- şiir kamusu tarafından birbirlerinden büyük bir marifetle ayrılmış, Türkçe içinde nedense iki düşman kavrama dönüştürülmüş “resim” (biçim) ve “şiir”in (öz) böyle bir çırpıda bir arada kullanılmasının pek kolay olmadığını gördük.

Bize gelen eleştirilerin tonu ve tonajı geldikleri tarafa bağlı olmaksızın neredeyse aynı faz aralığı içindeydi.

VASATLIK İDEOLOJİSİ: Birbirimizi anlayamayız!

Vasatlık, ortalama zevkin ve anlayışın yordamı ya da anlatısı değildir bana göre. Vasatlık, edebiyat adamının çok fazla dikkat etmesi gereken bir durum/düşünce/eylem silsilesidir. Baudelaire'in "kalabalıklar içinde yıkanması" örneğin vasat olmak isteğini haykırması değildir, deneyimlemek için can attığı ve maruz kaldığı, deneyimlerken de kendi kalmak, şairliğine halel getirmemek için uğraştığı bir durumdur, modus'tur. Yani modern olan Baudelaire değildir, modern onun dışında kalanlardır. O yüzden örneğin "mütekabiliyet" peşinde koşmuştur da.

ASABIM BOZUK SUZAN

Sokağa çıktığınızda vitrinlere değil, vitrinlere bakan insanlara bakın. Kızıl ya da dipleri siyah, uçları röfle ile açılmış sarı saçlar, puantiyeli ayakkabılar, kocaman çantalar, aynı blue-jean modeli, askılı ve baskılı tişörtler, vakko desenli eşarplar ve suratlarda aynı aptal ifade. Ümraniye ya da nişantaşı manzara değişmiyor. Farklı olma çabası içindeki aynılıklar. Bireyselliğini yaşayan, kendi duygu ve düşüncesine, beğenisine güvenen, inanan yok. Her gün gittikçe büyüyen boşluk duygusu, antidepresanlar, uyuşturucular, sanal uyarılma ve ait olmama.

Den-siz-ey Edebiyat

Birikim Dergisi'nin Temmuz 2007 sayısı'nda Elif Türker'in “Deneysel Edebiyat Yanılımı” başlıklı yazısı yayınlandı. Yazının can sıkıcı yanı, bir tür müdür, yöntem midir ya da deneyselin yeri kurgu mudur biçim midir gibi sorularla “deneysel”i anlamaya çalışırken aslında hiç edebiyata dokunmadan cevaplar aramaya çalışması. Ve böyle olunca da zaten cevabı ile soru arasında da fazla mesafe kalmıyor. Her ne kadar yazı bir ara deneysel'i “avangard ve modernizm” ilişkisi çerçevesinde sorgulamaya yeltense de bu seyahat bir kaç alıntıdan sonra son buluyor.

Cumhuriyetin elinde şair memur

Bu satırları yazan ben, yokluğu da yoksulluğu da tanıdım, işçiyi de köylüyü de tanıdım (anne tarafım köylü, babam Mensucat Sendikası Başkanı’dır); harman sürdüm, sığır ve davar güttüm; gazoz sattım, buğday eledim; kahve garsonluğu, kebapçı çıraklığı yaptım; dokuma fabrikasında işçilik, Maliye’de memurluk, kütüphanecilik yaptım; Sandıklı, Çine, Aydın ve Muğla’da öğretmenlik yaptım. TİP’te bir Yunus Çakır olarak çalıştım. Sonra Paris’te eğitim ve öğrenimimi tamamladım. Bir dedem imam idi, öteki dedem ise hancı. Yeter mi?