Siteyi güncelledim, pek işe yaramayacağını bilerek. Son zamanlarda kişisel olarak aslında hiç bir şeyin hiç bir işe yaramadığını, sadece büyülü bir şekilde kandırıldığımızı -her konuda- ve bu üçkağıtçıların kapitalizm dahil gündeliğin içindeki her alanda, bizi bir şekilde "eylemeye" ikna ettiklerini düşünüyorum. Rıza, önemli bir kavram. "Kendi rızası" ile kavramı örneğin. Son yıllarda şiir konusundaki eylemsizliğimi açıklamak için düşünsel bir çerçeve kurmaya çalışıyorum, fakat bu bile gereksiz geliyor. Şu yazıyı yazmaya başlamak için bile kaç gün, kaç hafta, kaç ay bekledim. Sonuna erebilir miyiz, bilmiyorum.

Hanımlar ve beyler! Görsel şiir konusunda gösterdiğimiz ölçüsüz gayret ve bunun sonucunda elde edilen (ufacık da olsa) poetika şafağı/imkânı bana gurur veriyor. Elbette bu, sahaflarda görebileceğiniz türden bir "çıkışma" olarak kalmasın diye umut ediyorum, fakat kendi çocukları tarafından afiyetle yenilen bir yemek olarak görsel şiir, kişideki üretme isteğini bir kanser olarak görüp, tüm araçları ile kemoterapi uyguluyor genelde. Etrafımızda şekillenen dünya ve gündelik -ki aşırı önemli bir kavramdır- kendi humuslu malzemesi ile çoğu kez bize örgütlenmiş olarak gelir. Üreten ya da sanatçı olduğunu iddia eden için bu malzeme, öyle veya böyle süreksiz, paranoyak ve çoğu kez rızabükücü olarak görünür, görünmektedir. Şiir yazarken ya da yaparken, gündelikten malzeme alabilmek, çoğu kez yazılı ve sözlü dilin kayalarını, minnacık bir kristal için (ritm, ahenk ya da kafiye özetle mısradır genelde) öğütmeye çalışırken, bir yanda da bunu tartacak şiir tarihi kantarındadır şairin gözleri. Bu gerilim olmasa, bugün adını sanının bilmediğimiz bir ton şairin, yazarın "elenme"lerini üzüntü ile karşılardık. Bu yıkıcılığı aklımız ve vicdanımız ile kabul etmemiz ne acıdır.

Çoğu kez yazdığımız şeyden emin olmamamızı sağlayan bu fikir, "aman başkaları ne der?" korkusu ile yazdığımızı bize sildirir. Çoğu kez bu silinme de doğrudur, yerindedir, ona şüphe yok. Fakat üretme etkinliğinin ilk prototipleri genelde böyle çapaklı ve vasattır. Silinen her şey, sonrasında yeniden başlamak için gereken o ağırlığı, yer çekimini de ortadan kaldırmak demektir.

Eğer bu yazıyı okumaya devam ediyorsanız, şiir adına yapılan şeylerin, çoğu kez döngüsel bir yapıya bürünme eğiliminde olduğunu -özellikle bu coğrafyada ve dilde- siz de seziyorsunuzdur. Aslında eğer doğru serimlenebilse idi, şiir tarihinin çoğu şeyi içinde barındıran bir yumak olduğunu görebilirdik. Fakat bize gösterilen kısmı, perspektiften yoksun bir "güzellemeler ve kayırmalar" boyutudur.

Teorik olarak konuşursak, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki edebi ortam ile bugünkü arasında zerre fark olmadığını görebiliriz. Son kalp krizi olarak İkinci Yeni'den sonra elimizde ne var? Bireyseller var. İkinci Yeni, en uyumsuz birkaç şairi, şiir marifeti ile bir araya getirip, onların altından yerçekimi işlevi gören künt siyasayı çekti ve geriye sadece "bireyseller" kaldı. Şiir yazarken birey olarak kalmayı tercih edenleri.

bireysellik, şunu da gösterdi. Köprülü'nün "Modern edebiyatımız olamadı gitti?" serzenişini doğru bir zemine oturttu. Önce birey olacak, yalnız kalacak ve üretmek için kendi kayargaları üzerinde bir bahane bulacak şair/sanatçı, sonra, sonra çok sonra bu ürettiği makine içinde sürüklenecek. Önce "modern şiir yazıp, sonra modern" olmayacak yani.

Dağınıklık için kusura bakmayın, fakat bunca zamandan sonra, sadece çiziktirmelerle yetinmiş olduğum gerçeği ile yüz yüze kalıyorum yazı devam ettikçe. Bahsedilecek çok fazla konu/başlık mevcut, fakat bendeki atıllığın bıraktığı arazlardan biri de bu, dikkat eksikliği. O yüzden yazı hiper atlamalarla devam edebilir, bir süre.

Görsel şiir bir akım mıdır ya da bir hareket midir sorusu elbette cevaplanmayı bekleyen bir sorudur. Fakat Şiir Tarihi'nin sonunda duran o tek şair/okur için bu ne anlam ifade etmektedir. Doğal seyrinde devam ettiğini düşündüğümüz gündelik, yazılı ve sözlü kültürün tüm açmazlarını daha da büyütüp, onları görsel olanla zaten birleştiriyor. Buna bir de "dikkat eksikliği" ve "fragmanlar" eklendiğinde -ki zorunlu olarak bu böyle olmakta- ortaya çıkan bulamaç, ancak kendi mecrasında anlamlı hale geliyor. Ve anlamlı kelimesi bile ifade ettiği şey yüzünden şairin, sanatçının tiksinti ile baktığı bir kavram artık. (Burada, ancak kaza kelimesinin ortaya serdiği bir anlam önemlidir artık, ötesi, örgütlenmiş, fazla çalışılmış ve enerjisini tüketmiş bir piyestir ancak, gerçek zamanlı, akış içinde yakalanan sanat, gerçekliğe dokunan sanat, en yakın Bienal'de görebileceğiniz türden bir küstahlık yani!)

Yaşantımıza usulca giren makinalar yanında bir de şimdilerde, çok hazırlıksız olduğumuz yapay zeka var. Aslında makinaların ürettiği bir gündeliğin içine yavaş yavaş adımlarımızı atıyoruz, bir çöle girer gibi. Uzakta bize vaat edilen bir şey olarak sadece vaha var, serap şeklinde olduğunu bilmemiz istenmiyor.

Toparlamak gerekirse, burada yer alan yazılar içinde cevherler var, onları aramak ve bunları değerlendirmek zihninizdeki grafik işlemciye kalmış, Toplanmayı bekleyen onca bilgi, belge ve şiir var. Bunların dağınık kalması gerekiyor, tek sorun bu dağınıklığa uygun bir piyasaları olmaması. Şiir tarihine üşüşen kuşağımın ve ondan sonrasının fark edeceği üzere, burada sanatçıya dokunan bir şey var, ikinci sorun içinde gerçek anlamda bir sanatçı var mı? Gerçek anlamda sanatçı ile kastedilen şey, elbette kaybolmanın estetiği kavramına aşina olanlardır. Geriye sadece eser kalır ve o da kırılmaya, çatlamaya, zaman ile sınanmaya bir şekilde razıdır. Buna razı olmayan eserlerin önümüze sürüldüğünü zannetmemiz ise, sadece ve sadece büyük bir aldanmadır. Kişisel olarak söylemem gerekiyorsa, modern zamanın en büyük eserleri Tatlin (Üçüncü Enternasyonal Kulesi) ve Duchamp (Büyük Cam) elinden çıkan ve Merz ahlakına uyan şeylerdir. Batıyı böyle anlamayı tercih etmek bir kusur mudur, bilmiyorum. Fakat şunu biliyorum, Hüseyin Cöntürk eğer hiper-metin denemiş ise, hepimiz çelik-çomak oynanmakta ısrar ediyoruz demektir.

+1
+1
-1