Mühür dergisinin mart-nisan 2010 tarihli sayısındaki Metin Erol'un [w:Ahmet Oktay]'la yaptığı "Zahmet olacak ama bu soruların cevabını bizim için yeniler misiniz?" ilk sorusuyla başlayan söyleşiden 1 soru 1 cevap:

M. E: Günümüz edebiyatçılarında sizinki gibi edebiyatı gelişim süreci içinde ele alacak emekler pek görülmüyor. Sanırız bu yüzden siz, bilhassa şiirde yenilik düşüncesi için geçmişin tekrarını diye sunumlara karşısınız. Merdiven Şiir deki yazınızda “mutant şiir”den adları anarak, örneklerle bahsettiniz. Fakat sanki andığınız adlar, sizin onlardan söz açmanızla daha bir kendilerine belirginleştiler. Şairler, sizce etik duyarlıklarını mı yitirdiler?

Ahmet Oktay: Ben, görsel şiir, deneysel şiir gibi başlıklar altında toplanmaya çalışılan yeni eğilimleri anlamaya ve değerlendirmeye çalışıyorum. Genç arkadaşların gereğinden fazla teorisyenleştiğini düşünüyorum. Deleuze'ü, Derrida'yı, Foucault'yu anmadan konuşan kimse yok. Felsefe diline çok fazla başvuruluyor ve bu yüzden, kuramsal metinlerin dilinin fazlaca sanallaştığına inanıyorum. Merdiven Şiir'deki yazımda, görsel ve deneysel şiir bağlamında söylenenlerin, en azından 80 yıl öncesinde Dada'cılann söylediklerini aşamadığını, tam da bu yüzden mükerrer olduklarını gösterdim. İddia sahibi olmak güzel şeydir elbet. Ama her iddia, işlevsel değildir. Ben dilin, son kertede, gündelik dil dünyasından tümüyle kapanlmasından yana değilim. Bu sayede, yenilik adına yığınla şey söylemek olanağı doğar elbet. Gündelik dili, verili enformasyonun dilini kırıyoruz zannederek, farkına bile varmadan egemen ideolojinin dili içinden konuşmaya başlayabiliriz. Unutmayalım: Hiçbir şey söylememek de, son kertede, verili olanı onaylamak anlamına gelebilir.

Söyleşinin sorularına hiç değinmek istemiyorum ama ilk sorunun ne kadar yerinde olduğunu yukarıdaki cevaptan anlamak mümkün. Yalnız küçük bir farkla, cevaplar "yenilenmiş" gibi değil de "yinelenmiş" gibi...

"gereğinden fazla" teorisyenlenleşmek ne demektir, bilmiyorum ancak gereği kadarını hangi üst merci belirliyor merak ediyorum. Hemen ardından "Deleuze'ü, Derrida'yı, Foucault'yu anmadan konuşan kimse yok." cümlesi geliyor. Evet, yazılarında bu isimlerin yazdıklarına yer veren şairler var, ama onlardan çok daha fazlası da böyle bir çaba içinde değil. Burada belli şairlere gönderme yapılmış olabilir, ancak yine bir genelleme ile bağlamdan kopuk şekilde cevabın içerdiği diğer ifadelerde olduğu gibi toptancı bir anlayışla at sepete yapılmış.

"Merdiven Şiir'deki yazımda, görsel ve deneysel şiir bağlamında söylenenlerin, en azından 80 yıl öncesinde Dada'cılann söylediklerini aşamadığını, tam da bu yüzden mükerrer olduklarını gösterdim"

Bu ifadeyi "İddia sahibi olmak güzel şeydir elbet." takip ediyor. Hakikaten, iddia sahibi olmak güzel şey, ama belirtildiği gibi her iddia da işlevsel değil. Oktay'ın "görsel ve deneysel şiir"in mükerrerliğiyle ilgili iddiasında olduğu gibi. 80 yıl öncesi olarak Oktay'ın söylediği tarihsel avangard. Sadece tarihsel avangardı Dadacı olarak nitelendirmediğim için, tarihsel avangard olarak özellikle vurguluyorum. Tarihsel avangardın ardından ellilerde atmışlarda Dada'nın temel buluşları tekrar ele alınıyor, bu sefer tarihsel avangardı iyileştirmek, sanat kurumlarını dönüştürmekten çok tarihsel avangard kurumsallaştırmak isteniyor. Belki biraz aşırılaştırma stratejisiyle... Birincil neoavangartta bile Dada'yı aşmak gibi bir dert yok görüldüğü gibi. İkinci neoavangard ise başka bir şey. Bu kapsamda görsel şiiri de görenler yok değil. İkinci neoavangard tarafındansa tarihsel avangardın ve birincil neo avangardın sanat kurumunu tahrip etmekteki sözde yenilgisinin imkan sağladığı şekliyle bu kurumun yapı bozumcu şekilde deneylendiği yazılı. Sözkonusu deney(im)lemede farklı söylemlere yer veriliyor, bu söylemler cinsel, etnik ve sosyal farklılıklara dayanıyor evet. Başka bir değişle yine "aşma" gibi erekselci bir bakış yok, "imkanlardan yararlanma" ve ötesi var. Oktay'ın diğer cevaplarında değindiği gibi "ötekiler adına konuşmak" var bir anlamda, ama burada "adına konuşmak" "yerine konuşmak" değil, ötekinin dilinden sırdaş anlatılar. Bir de Oktay, "ötekiler adını konuşmayı tercih eden biriyim" derken, mesela bir travestinin, HIV'le yaşayan bir insanın gözünden yazmayı denemiş mi? Pek de popüler olmayan ötekilikler bunlar ama. Ayrıca cinsellik muteber sayılabilir filan bu durumlarda..

Başka bir deyişle, neoavangartta "Dadayı aşmak" gibi bir tutum yoktur, aksine birincil olarak onu yerleştirmek, ikincil olarak da bu olanaklarla mikrokimlikler gözüyle sanat kurumunun yapıbozumcu şekilde eleştirisi söz konusudur. Son olarak Dada buluş filan değildir, ruhtur.

3 Comments

Ahmet Oktay'a soracağım tek soru şu olacak -ki 5 yıldır bu soru zaten cevaplanmadı: "Gündelik dili, verili enformasyonun dilini kırıyoruz zannederek, farkına bile varmadan egemen ideolojinin dili içinden konuşmaya başlayabiliriz." ifadesinin altını dolduracak, doldurabilecek tek bir görsel şiir örneği gösterirse eğer, ben olaya başka türlü bakmaya ikna olacağım. Ama "gündelik dil" denen şeyin içinde eğer, sadece laf, söz, kelime olmadığını, bunun yanında bir de akış halinde olan göstergeler olduğunu kendisi kabul ederse, yapılan işin, ne derece (ya da hangi kertede diyelim) "put kırıcı" olduğunu fark edecektir. Gündelik dil, insanların birbirlerine "merhaba, nasılsın, sigara var mı, bu kaça vb." diye sorup durdukları bir dildir. Dilin türevidir. Birçok konvansiyon (siyasal, toplumsal, ahlakî vs) bu dilin türevlerinden çıkar, çıkmakta. Hatta küfür, argo falan da buradan çıkmakta ve bize sevimli gelmektedir (halkın dili). Eğer Ahmet Oktay, halkın konuştuğu, yazdığı (?) dili ve aynı zamanda ona dayatılan dili de hesaba katıyorsa, görsel şiirin kullandığı malzemeye bir göz atıversin..

İkinci bir konu, Mühür dergisi eğer Ahmet Oktay'a bir şeyler söyletmek istiyorsa, önce kitaplarını okusun. Oktay'ın eleştiri pratiğinin beslendiği kaynakları görmek istiyorlarsa, zahmet edip, Türkiye'de Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları'na, Postmodernist Tahayyüle İtirazlar'a, Metropol ve İmgelem'e bakılsın. Çünkü zaten oralardan, buralara Oktay'ın düşüncesi tahmin edilebilir durumda. Eğer onu eleştirmen olarak kabul ediyorlarsa..

Ha eğer ki, okuyup, "Ahmet Oktay zaten bize istediğimiz şeyleri söyleyecektir" diyorlarsa, o tarafını bilemem.

ahmet oktay'ın son çıkardığı kitap isminin "lirikler" olması da can yakıcı. düz yazıda eleştiriyi, toplumsal eleştiriyi sonuna kadar yapabilirken, şiirde, nedense bu gösterilemiyor ya da gösterilmiyor. şiirin babadan kalma (ya da babanın adı) ile özdeşleşen kurucu ve lirik / imgeci dinamolarını ne yazık ki kıramadı bütün o kuşaklar. 80 kuşağı da bu yol gösterenlerle yarı yolda kaldı. arabesk bile vodafone reklamlarında endam edecek toplumsal alt yapıya sahiptir ama bu bahsettiğimiz şiir anlayışının ve bakışının 90 sonrasında hükmü yoktur. bundan sonra da, çok parlak bir şey çıkmadıkça, imgeci/lirik şiirden düzgün örnek çıkacağını sanmıyorum ben. artı imgeci / lirik / dizeli şiirin deneyden korkması, onu sadece hece'nin sınırlarında denemesi de ayrı bir açmaz sanki.

şiir yazmaya başlayan genç insanların olaya direk deney/görsellik/kolaj/çoklu-malzeme/mecralar-arasılık vb. kavramlarla girişi, 80 kuşağını okuyup da, şiir yazma yolunda olan çoğu genç şairin, bugüne kadar hayalet gibi gösterilen başka şiirlere yönlenmesi de, o damarları kuruttu açıkcası. bugün için artık, "ilericilik" kimsenin tekelinde değildir.