Avangarddan post olur mu?

Birincil sekmeler

Poetry Dergisi'nin blogu Harriet'ta geçtiğimiz günlerde editörlerden şiirin son on yılını değerlendirmeleri istenmişti. e şöyle bir göz gezdirildiğinde, her bir editörün aslında kendi ilgi alanına göre bu son on yılın önceliğini belirlediği görülüyordu. Bir eleştirmen kadın şairlerin sayısının arttığını vurgularken, diğeri bir şairin etnik kökeninden yola çıkarak almış olduğu ödüllerle ilgili bir değerlendirme yapıyordu. Farklı farklı değerlendirmeler yapılırken, iki editör ise görsel şiire değerlendirmesinde değiniyordu. Okuyunca aklıma ister istemez Türkiye'deki "Bunlar 70li yıllarda batıda yapıldı. Oralarda tedavülden kalkmış şeyleri buraya getiriyorsunuz, cık, cık" sesleri geldi. Üzgünüm, ama böyle bir durum yok. Görsel şiir burada nasıl tartışılıyorsa aslında batıda da tartışılıyor. Belki görsel şiire karşı çıkanlar orada da benzer argümanları kullanıyorlar, ama biraz daha farklı şekillerde.

Aslında 2008-2009 Türkiye'de olduğu gibi, batıda da görsel şiir açısından şenlikli geçmiş. Asıl tartışma da [w:avangard], [w:post avangard] üzerinden gidiyor. Bazı eleştirmenler, Ron Silliman gibi, görsel şiiri [w:postavant] kapsamda değerlendiriyorlar, buna karşı olaraksa "Yeniden daha yeni ne olabilir ki" şeklinde eleştiriler geliyor. Sonrasındaysa, postavant yeniden daha yeni demek değil ki'yi açıklamaya çalışan postavant tanımları ortaya çıkıyor. Bu tanımlarda avangard postavangard farkları göze çarparken, aslında farklılıkların da modernizm postmodernizmle bağlantılı açıklanmaya çalışıldığı görülüyor. Tahmin edilebileceği gibi, postavant tanımlarında milat Bürger'in neo-avangard değinisi oluyor. Burada, neoavangardın avangardı kurumsallaştırarak, zekice avangard eğilimleri çürüteceği belirtilirken, neo avangard sanatın otonom bir sanat olduğu yazıyordu.

Elizabeth Willis son yıllardaki şiirdeki eğilim için "sağ ya da soldaki yazınsal geleneklerle açık şekildeki ödipal ilişkinin reddi ve şiirin yeni türlerinin değil yeni okuma yollarının keşfi ve yapılandırılması için bir isteklilik olduğu"ndan bahsederken, Reginald Shepard postavantgard'ı tanımlamaya çalıştığı yazısında, postavantın özenle yapılandırılmış kimlik oluşumlarının altını kazdığını bundan dolayı ya karşı çıkıldığını ya da görmezden gelindiğini savunuyordu. Ayrıca post avangardın bir öncülük, sanatta ilerleme gibi erekselci nosyonlar içermediği belirtiliyordu. Postavant'ta göze çarpan bir diğer özellik olarak ta azınlıkların gözünden bakabilme öne sürülürken, burada mikrokimliklere dair vurgular yapılıyordu.

Tanımlamalarla ilgili yazıların pek çoğu bloglarda yayınlanmış ve bu metinler pek çok mecradaki polemiğe de neden olmuş. Bu polemiklerin bazılarında, anaakım şiirin yerine Huzur Okulu (School of Quetitude) ifadesinin kullanılmasının önerildiği görülüyordu. Bu polemikler "Huzur okuluna karşı görsel şiir" gibi karşıtlıklar üzerinden de kuruluyordu. Bu karşıtlıkları kuranların savunduğu görsel şiirin postavant anlayışa dahil olması yaklaşımını düşündüğümüzde bunda bir tuzağa düşme, en azından çelişkiye düşme görülüyor, karşıtlık kurulduğunda sınırların keskinleşmesiyle birlikte postavantın yaslandığı postmodern anlayışa uymayan bir durum oluşurken, diyalektik aslında huzur okuluna dahil olarak gördükleri şiirleri besliyor. Bunu sezen Baptiste Chirot gibi şairler, "bu sınır koymalar kategorileştirmeler ancak yeni antolojiler basıp satmaya yarar" diye yazarak, şiirin yekpareliğini hatırlatıyordu.

Avangard ve ötesine dair soruşturmalarda ise daha Türkçeleştirilmemiş - veya aramama rağmen bulamadığım - Paul Mann'ın (Paul de Man değil) "Kuram - Avangardın Ölümü"ne gönderme yapılıyordu. Özellikle "Avangard içtekinin dışarısıdır, anaakımın öncülük eden ucu" ifadesi üzerinden postavangardın tanımına gidiliyor, postavangardda avangardda olduğu gibi iç dış karşıtlığı kurulmadığı, ötesinden söz edilmesi gerektiği, ötesinde de modernin bekleme odasındaki mikrokimliklerin gözünden büyük değil, intimist (sırdaş) anlatılardan bahsediliyor.

Bürger'in neoavangard tanımındaki otonomi nitelemesine tekrar dönersek, Adam Fieled gibi eleştirmenler de "ben"in isimden ziyade fiil olarak davranması gerektiğini belirterek, verili bir sabitlikten öte ben kavramı için bir arayış olduğunu belirtiyor (gogılda kendini aramak buna dahil midir, bilemiyorum). Fieled, ayrıca, şiirde sosyal olarak yapılandırılmış kimliklere ait kurulu değerlerin sorgulandığından söz ediyor. Silliman da aslında ben kavramına gönderme yaparak, avantgard postavantgarda daha geniş avangard bir gelenekten öte sanatçılar kendilerini düşündükleri anda dönüşmüştü şeklinde her zamanki gibi yine iddialı bir çıkışta bulunuyor.

Görsel şiirse bu polemiklerin içinde postavant kapsamında mı değerlendirilmeli sorularının sorulmasını bekliyor, Shepard'ın deyimiyle hardcore avangardistlerle geleneğin hardcore savunucuları şiir soğuk savaşlarını sürdürmeye devam ediyor. Belki hatırlanması gereken artık avangardın "guardın" önünde filan olmadığının bilinmesidir, Mann'ı hatırlarsak belki de hiç bir zaman değildi.

Kaynaklar:

-691" rel="nofollow">http://www.poetryfou...

Yorumlar

serkan_isin kullanıcısının resmi

insanın gülesi geliyor halimize. ron silliman saydırmış: " flarf, slow poetics, language, vispo, the new narrative, the jazz poetics of Umbra, all the generations of the New York School, ditto the multiple versions of Beat poetics, the new minimalism (Joseph Massey, Graham Foust, etc.), the Canadian sound/performance poetics of the 1980s, Actualism, the women's writing movement that grew up around Judy Grahn & other separatists of the 1970s as well as the women's writing movement that grew up around the journal HOW(ever) plus any lingering manifestations of Black Mountain and New Western / Zen Cowboy poetics as other discernible types of post-avant poetics."

Bizde durum ne, bir tane "Garip" (TAMEK gibi at sepete hesabı), bir de "İkinci Yeni" ota boka soktuğumuz. Bunun dışında ne var? Hiç bir halt yok! Biz de burada tartışıyoruz. Manifesto yazarsın bok atarlar, poetika yazarsın, lirik olmadığı gerekçesi ile bir kenara süpürülür. Yazıda "ödipal" diyor ya, bizde durum tam da oradadır. Birileri "kurucu babanın" kıçının dibinden ayrılmaz, birileri kendisine kurucu baba icad eder, biz de burada "dada" deriz. Halimize bak arkadaş.

Cemal, Edip diye yeri göğü inleten bir sürü şair, hala yazıya "şiirin özü sözdür" lafını tıkıştırmadan edemiyor! Cemal Süreya, Edip Cansever o yazıları yazarken herhalde bu tür "duygusal yatırımlara" gelemedikleri için yazmış etmiş. Sen hala onun gerisine düş, oradan haber ver bize. Gerici diyoruz, boşa demiyoruz herhalde burada. ve gericilerle tartışamazsın.

Bütün bu görsel şiir tartışmaları içinde benim gördüğüm tek şey gericiliğin çeşitli versiyonlarıdır. Sağ sol fark etmez, sağdan soldan da olsa, gerici gericidir. İlericilik diye bir şey olmasa bile bunlar gericidirler. Bu tür denyolardan sadece bizde yok, akademinin elinde inim inim inleyen ve Beat'ten beri bi halt üretemeyen Amerika'da da durumun böyle olması beni hiç şaşırtmıyor artık.

har kullanıcısının resmi

Yazıda bahsettiğim tartışmalarda genellikle 'in kaynak olarak alınmış, ancak bir çok yazıya kaynaklık eden bir metin daha var. Hal Foster'ın 1994'te yazdığı "?" makalesi. Burada özellikle avangardın romantik söylemini, kopuş ve devrim gibi, ele almakla, mimetik (kapitalist modernitenin hovarda dünyasını alay etmek için taklit etmesi gibi) ve ütopik boyutuyla ilgilenmemekle eleştiriliyor. Zaten bu makalenin ardından da Gerçeğin Dönüşü isimli kitap yayınlanmış.

Foster makalesinde neo-avangardı ikiye ayırıyor. Birinci neoavangardın tarihsel avangardı, Dada özellikle, temel buluşlarının yeniden alınmasıyla bir anlamda iyileştirdiğini ve sanat kurumlarını dönüştürmekten çok avangardı kurumsallaştırdığını belirtiyor. Ayrıca yazının dipnotlarında yer alan Zizek'in ifadesinde can alıcı noktanın bir olayın değişime uğramış durumu olduğu, bir şey ilk kez patlak verdiğinde şans eseri bir travma, sembolize olmamış bir gerçeğin davetsiz gelmesi olarak deneyimlendiği, ancak tekrarında sembolik gereksinim içinde olayın farkına varıldığı - sembolik ağda kendine yer bulduğu yazılı. İkinci neo-avangardın ise hem tarihsel avangardın hem birinci neo-avangardın sınırlarının yaratıcı bir şekilde analizini yaptığı belirtilirken, tarihsel avangardın ve birincil neo avangardın sanat kurumunu tahrip etmekteki sözde yenilgisinin ikinci neo-avangardlar tarafından bu kurumun yapı bozumcu şekilde deneylenmesine de imkan sağladığı yazılı.

Önce konvansiyona, sonra kurumlara karşı odaklanıldığı açık, bence sanatta karşılaşılan pek çok konudaki direnç de kurumlar ifadesine dahil edilebilir.

Sayfalar