Hani geçen gün, “92’den bu yana olan biteni özetlerim” belki diyerek başlamıştım ya yazıya, onu yapabilmek hiç de kolay değilmiş, onu fark ediyorum. Bir de Mustafa Irgat’ın kitabının duyurusunu gördüm. Duyuruda şu yazıyordu: “Mustafa Irgat (1950-1995) ardında kucak dolusu dosya bırakmıştı. Ahmet Güntan o dosyalardan bu kitabı çıkardı.” Bir sanatçı ya da şair için çoğu şeyin yaşarken olmaması gerektiğine dair belli bir inanca sahibim, çünkü yaşadığımız kötülüğü, Büyük Kötülüğü diyelim hatta, içinden kat edip de geriye kalacak kadar sağlam bir şey olarak görmedim hiç bir zaman Sanat ya da Şiir’i.

Kalanların da zaten şairlerine rağmen, çoğu kez onların bile unuttukları şeylerden oluştuğunu, en sevdikleri ya da en uğraştıkları şey ile “kalmadıklarını” da görüyoruz. Zaten kalan mı giden mi demişler değil mi? “Hatırlanmak, adı anılmak” gibi, aslında bu ülkede öyle herkese pek de kısmet olmamış bir belayı, 90’lar, Pop-Kültür falan derken önünde bulan kişilerden bahsediyoruz. Anonimiz, “biz şöyleyiz zaten!” ile tanımlanabilecek kadar anonimiz. ama talep ettiğimiz şey, bilinmek, tanınmak. diğeri için isteyemeyeceğimiz tek şey.

Fikir Blokları (blogları değil) ya da Fikir Toplu Konutları diyebileceğim devasa, çirkin ve renksiz yapılar karşısındayız. Bu konutlar, twitter’da, nette - net:// yeni mecra eski formül.com- rahatça bulabileceğiniz bir klişe ile hizmete devam ediyor. Dikildikleri arsa, kafadan bizim olmadığı için, barınma ihtiyacımıza karşılık bize tahsis edilen bu “hane”ler, taşınması en kolay şeyi, “sırası değişse de, özü aynı kalanı” büyük bir maharetle muhafaza ediyorlar.

Yazı ile kurduğun ilişki Söz tarafından belirlendikçe, “bedelsiz” fikir inşaatı hep peşinde olacaktır. oysa Söz’ün ya da Ses’in yitiminden kalkınan bir şey -daha sanat falan değil, adsız- daha ilgi çekici. Modern zamanlar yazar, şair için flanör, aylak, serseri, dandy vb. gibi yakıştırmalar üretmiş. Bu yazarların çoğu gerçekten “iş”i anladığımız anlamda anlamayan, tutunamayan, kaybeden kişiler. hayat hikayeleri bile üzerlerine bir boy büyük geliyor, baktığında. artık, bu “tip” ortadan kalkmaya yüz tuttu.

Yazmaya bir sıkıntı, bulantı, tiksinti ile değil, bir rekabet dürtüsü ya da bir nevi akran baskısı ile başlayan için bunların elbette bir önemi yok. Kenara kaçma huyunun bir nevi “enayilik” olduğuna inanan her şair, sanatçı için Pragmatizm -işini bilme, nefret ettiği ideolojilerin, arzulanabilen en kara noktası demek ki. Demek ki, en hakiki okuma, ön önde duran tarafınızı öne ittiren gediği okumak. böyle bir okumaya el verecek yazı, zaten en kırılgan yerinde, en şeffaf yerinden sizi davet eder içeriğe, Gözden.

merak etmiyor değilim, Dil, dendiğinde anladığımız şey ile Metafor arasındaki ilişkinin esaslığı kimseyi rahatsız etmiyor mu? Dolaysız olarak anlatabilme imkanının olmadığı bir alan bu. Her bir şey ancak bir başka şey ile, oran olarak düşük veya yüksek, ancak başka bir anlam ile söz dizimini bütünlüyor ve sonra başka şeyler için en son noktada Sözlük bir labirent değil mi?

19. Yüzyıl sonunda ışığın bazen parçacık bazen dalga gibi davrandığı yönündeki buluş ile Dilbilim çalışmaları arasında bağ yok zannediyor olmak büyük zulüm, yapmayın kendinize bunu.

Şiir, Sözlüğün olamadığı, henüz Mevcut olamadığı bir mütekabiliyet ilişkisinden kalkınır. Olan ilk kez Olduğu şekilde Olmaktan vazgeçmiş, yeni bir şekilde olmuştur. Mucize, önce aciz bırakır. Sonra kekemelik, adlandırma, bir şeye benzetme, enerjinin bütünlenmediği yerde de, yeni bir Gösterge doğar. Konuşma dilinin her bir soruna karşı cevabı vardır. Konuşma Dili ile Köprü yapamazsınız, ama köprü yıkılmaları ile ilgili bir ton laf üretebilirsiniz. Deyimlerden oluşan bir Köprü İnşa etme kitabı yoktur.

Sonra Yazı, tarihsel olarak Yazı, Sözden yüklenen ve yazıdan arta kalan her şey ile ilişkiye girer. Kendisi ile girdiği ilişkide yatan şey, işte o ilginç. Yazının kendi kendisi ile girdiği ilişki. Yazının -şimdi yaptığım gibi, kendisini açığa çıkarmaya yönelik olan şey, geri püskürtülür. Yazının Physis’i, nasıl diyelim, “unutulan”dır. Yazıda unutulan şey, Yazı’nın kendisidir. Ve görsel şiir, eğer denersiniz, Yazı ve Söz'ün Physis'i ile uğraşmaya başlamak olabilir.

Dünya gezegeninde, yer çekimi o kadar yaygındır ki, homojendir ki, onu unutmamız bir an için bile mümkün değildir, zihnen belki ama bedenen mümkün değil. Ama her yazı, söz, sanat eseri öncelikle bu garantilenmiş durumdan yola çıkar, onun içine doğar. Ay’da bir Söylem Alanı, böyle mi olacaktır? Ya da söyle soralım, sadece Dünya’da geçerli bir söylem alanı ile yetinmek neden?

+1
+1
-1