Zinhar’ın yayınlamaya başlaması üzerinden neredeyse 11 yıl geçti. Mayıs 2004’te dergi olarak birinci sayısı yayınlanana kadar web üzerinde endam ediyordu. Çoğu kişinin hepi topu 500 adet basılan Zinhar’ın birinci sayısını gördüğünü ya da duyduğunu biliyorum. Görsel şiire gelinene kadar elbette şiirde deney nedir, nasıl yapılır, sözlü kültür/yazılı kültür/görsel-basılı kültür nedir, şiir ile ilişkileri nelerdir vs. bir ton sorunun cevaplanması ya da en azından yaşantımızda ne kadar önemli bir yer tuttuğu gözden geçirilmeli. Şairin, genç şairin -yaşlısından pek umudum yok artık- gündelik dil ile kurduğu ilişkinin, iletişim ayağında yer alan bütün bu yeni vektörlerle tanışması ve şiir yazma/yapma sürecini buna göre düzenlemesi bana göre aşırı önemlidir. Zinhar fikri de zaten mısralı/dizeli şiirde deney fikri ile açıldı. Bizden önceki kuşakların çoğu kez cevap vermediği, fakat yeni fikirler çerçevesinde denediği bir şeydi bu. En azından dergilerde, kimi kitaplarda Batılılaşma sürecinin bir ayağı olarak takip edilen modalar dahilinde olsa bile, en yeteneksizinden, en cevvaline kimi şairler, bunu bir “iletişim” imkanı olarak görmüş, poetikalarının bir kenara iliştirmişlerdi, soran olursa kabilinden.

Bugüne kadar görsel şiiri insanlara anlatmak için seçtiğim yolun doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinden hiç düşünmedim. Olasıdır ki dada korkut ve zinhar, şiirin önem kaybeden ya da kitleselleşen -bu yüzden de bayağılaşan- dünyasında/tarihinde pek yer tutmayacaktır. Bizde iyi şeylerin başına gelen şey pek de iyi değildir. Şairler hasis, kibirli ve eleştiri yoksunudur. Mısralı şiirin üretim aralığı geniştir ve burada her şair bir diğerinin üzerine basarak ilerler, ilerlemektedir. Fakat “görsel şiir haklı mıdır?” sorusu ahlaki ve yoz bir soru olduğu için cevaplanması gerekmez, gerekmemektedir. Çoğu derginin görsel şiir gibi yeni ve deneysel alanlara yer vermemek için çıktığını -en azından Şiir Tarihi açısından bakıldığında kalifiye bir derginin böyle şeylere duyarsız kalamayacağını biliyoruz- fakat şükür ki Göreneksel Şiir Tarihi ile ilişkimiz olmadığını bildiğimiz için bu dergilere muhtaç olmadığımızı da görüyoruz.

Bugün için şiir mobilize olan büyük bir kitlenin bugüne kadar “öğrenebildiği” ya da öğrenmek zorunda kaldığı eski model bir poetikaya bağlıdır. Kabaca bir kasaba şiiridir, kentli olduğunu iddia eden birinin Ece Ayhan’dan habersiz olması, Uyar’ı, İkinci Yeni’yi bilmemesi mümkün değildir. Buna rağmen şiir adına küçük bir sohbette bile şu ayrım dikkat çekicidir: Şiir okumamanın “gurur” verici bir vesile olmasıdır bu. Konuşulan şey konusunda yarım yamalak fikri olmaklığın verdiği o kibir, ağız kokusu gibidir, kişinin kendisinin bilmesinin imkanı yoktur.

Bu ve bunun gibi şeyler ile uğraşacak olanlar, bahsettiğim kasaba estetiğini ve kültür bilgisinin önlerine yığdığı müfredat insanları ile uğraşacak olanlardır. Fakat aşağıdaki listedeki soruları soranları da bunca zamanadır cevapsız bırakmış gibi hissettiğim için özel olarak bugüne kadar görsel şiir konusunda bana dolaylı ya da direk sorulanları soru cevap halinde ortaya sermek gereği duyuyorum.

Görsel Şiir teknik ve resme dairdir, şiir mısra/kelime ile yazılır/yapılır.

Görsel şiir ya da somut şiir konusunda çözülmemiş çok derin bir konu var. Öncelikle bunlar mısralı/dizeli şiir karşısında değildirler, onu da malzeme/parça olarak görürler. Oysa Sözlü kültürün köklerinde gezindiği şiir tarihimiz, Yazı’nın icadından bu yana ortaya dökülen bir ton soruyu cevapsız bırakmış, onlara kayıtsız kalmıştır. Hatta şikayet edilen Dil Devrimine rağmen, bu şikayetlerin şekillenebileceği bir tez alanı olarak bile Yazılı kültür, tipografi, biçim vb. dikkate değer görünmemiştir. Soruya dönersek, evet görsel şiir temelde teknik bir konudur, fakat sözlü/yazılı kültür karışımı olan şiir de sorulursa gayet teknik bir şiirdir. Otantik Sözlü Kültür şiiri hafızaya aittir, bireysel ve kitlesel hafızaya. Hangi şairin bugüne kadar size gerçek zamanlı bir şiir söylediğini ve bunu unutmadığınızı, diğerlerine aktardığınızı hatırlıyorsunuz? Sözlü Kültür dediğimiz tarihsel süreç, Yazının asla olmadığı ve hafızanın ekonomik bir biçimde kullanıldığı bir süreç. Bugün okuma yazma bilen hiç kimse bunun ne demek olduğunu anlamayacak, bilmeyecektir. Çünkü “kaydedebilir, tekrar oynatabilir, orijinalini bozabilir ve yeniden üretilebilir” noktadayız. Bu rahatlığı sağlayan şey Yazı teknolojisidir. Yazı teknolojileri hafızanın sınırlarını genişletmekle kalmamış, şiirin bir çıktı olarak görülebilir olmasını da sağlamıştır. Noktalama işaretleri ve “alt satıra geçmek” mısranın biçimsel özgürlüğünü ve kimliğini de belirlemiştir. Düşünelim, bir şiiri dinlerken, “alt satıra geçilen an” hangisidir? Oysa alt satıra geçilen an ancak alt satırdaki kafiye/ahenk ile anlaşılabilir, fark edilebilir. Yazı kültürü şiiri göz için bir şey haline getirmiştir. bugün bir şiiri okumadan tanıyabilir, türünü tespit edebilirsiniz (deneyin bunu). Göz / anlama / tanımlama ilişkisi bu kadar güçlü bir türün, sadece kulak ile ilişkisi olduğunu iddia etmek çağ dışıdır, banalliktir, muhafazakarlıktır. Sözlükteki şiir tanımının, bunca insan üzerinde bu kadar etkili olması da tuhaftır. Yukarıdaki sorunun sebebi sözlükteki şiir tanımıdır. “Şiir kelimelerle yazılır.” aşamasına 1960’larda gelebilmiş bir şiir kültürünün korkusudur bu soru, neyin şiirsel olabileceğine karar vermiş ve bundan asla çıkmak istemeyenlerin. Şiirin ne ile yazılabileceği ya da yapılabileceği konusunda sözlüğe danışma ihtiyacı duyan bir kültür karşımızdaki. Görsel ya da somut şiir, özetle şiirin ne ile yapıldığına dair bir şüphe ile başlar. Şiirin bir “çıktı/enformasyon” olması ile bu kuşku bir aşamaya kadar cevaplanır, şiirin malzemesi/biçimi sorusu ile ortada her zaman endam eder. Görsel şiir ya da somut şiir, tarihsel olarak geldiğimiz noktada, Sözlü Kültür/Yazılı Kültür kırması bir iletişim peşinde koşan ve her şeyin aşırı görselleştiği dünyada, kendisine yapılanı karnından konuşarak cevaplamaya çalışan güdük kuşaklar karşısında durmaktadır. Şiirin anayasasına aykırılığı yüzünden de korkutucudur. Şiir tarihinin birimleri ile konuşulduğunda, mısra/dize, ahenk, ölçü gibi şeyler anlamlıdır, fakat bunların hepsi tarihsel çözümlerdir, denklemin diğer tarafında formüle edilmiş şeylerdir. Denklemin bu tarafında kalan ise Şiir olarak endam etmektedir. Sonucunda şiir çıkacak ise, formül ya da birimler, değişkenler değişebilir ve değişmiştir de. Yıllar sonra size yapılan bu estetik suikasta karşı görsel şiirin dipdiri durabileceğini siz de göreceksiniz. Sözlükteki kelimenin tipografi fazı, düşünsel ve duygusal kainatınızda daha etkilidir eğer kör değilseniz.

“Araç kullanmadan görsel/somut şiir yapılamaz?”

Hemen karşı soru sormak istiyorum burada. Sen o mısralı şiirini yazarken hiç bir kayıt cihazının yardımına başvurdun mu? Mısraları alt alta dizerken sesini kaydettin mi? Eğer Sözlü/Yazılı Kültür Evrenine aitseniz, bu sorunun cevabı çoğu kez hayırdır. Sözlü Kültür yazının bilinç altında durur, yazıldığı gibi anlaşılacağı garantisi vardır bu şairlerde. Yazıldığı gibi okunacağının bilinci ile belki de. Dilin ve sözlüğün ve ortak iletişimin ya da ortaklanabilir iletişim alanının o sıcak döşeği. Nedense bu alan, reklam ve siyasetin yalanları için de kullanılabilir. Fakat şair bunda bir terslik görmez. Rüya Dili için alan açmaya çalışırken, düpedüz bilincin önüne doğru gelir şiirsel olan biçimsizlik, aktarılamazlık. Rüya’nın büyük kısmı aktarılamaz, anlatılamazken, şair için anlatılamazın alfabesi herkesin bildiği Dil’de mümkündür. Herkesin bildiği dil ise herkesin ıstırabını ya da düşünce dünyasını anlatmaya yeter gibi görünür. Şeyler ile adlar ve adlandırma arasındaki bağ ise bu şairi ilgilendirmez. Aktarılabilir olanın sınırlarında cambazlık etmek elbette hoş görülür, fakat bunun bir anlatı/kurgu olduğu, alta serili cankurtaran fileden bellidir çoğu kez. İletişime açık olan taraf, öyle veya böyle değerlendirilebilir, anlamlandırılabilir ve hayatın olağan akışı içinde minik hayret krizleri ile geçiştirilebilir. Modern zaman bir şiirsel parçalama icat etmiştir, okur için. Şiirlerin bütünü asla hatırlanmaz, fakat bazı mısralar akılda kalır, aktarılmaya uygun olanlar. Dikkat edin aktarılan mısraların ölçü/ahenk ilişkileri gayet ekonomiktir. Neden böyledir? Çünkü yazılı kültürün bir getirisi olarak orijinal her zaman oradadır, kayıt altındadır, yeniden üretilen ve eksik/hatalı söylenen şey tarafından tehdit edilmez. Oysa yazı tarihinin büyük anlatılarının sözlü kültürün aktarım gücüne pek dayanmadığı, akılda kaldığı gibi aktarıldığı ve yaralandığı, yeniden yazıldığı hatta bağlamının dışına doğru çekildiğini tarih bize gösteriyor. Bugün, destan, sözlü kültür dünyasında, yazı olmadan aktarıldığında, ortaya yüzde 70 gibi bir başarı oranı çıkabiliyor kabaca. Homer’in İlyada’yı yazıp yazmadığı ya da bu destanın kabaca kolektif bir yazar aktarımı olup olmadığını tam olarak bilemiyoruz, keza Beowulf, Oğuz Destanı vb. Sözlü Destan geleneğinin tam da bu noktada ne kadar etkili olduğu bir soru olarak kalsın, yazıya aktarmada ortaya çıkan sorunlar ve bunlara önerilen çözümler (noktalama işaretleri, mecranın kullanılma biçimi ve endüstriyel tipografinin sınırlamaları vb.) adım adım bizi şiirin malzemesi sorununa getiriyor. bu bağlamda “araç” görsel şiir için ne ise, mısralı şiir için aynı. Tek fark burada “şiir sözlük” ya da “ortak hafıza” kullanılmıyor. Kentli şiir demem bundandır. Modern ve sonrası kent içinde ancak görsel şiir uç verebilir. Araç kullanmaya dayalı olmadığını nasıl aktarabilirim bilmiyorum fakat bu araç bilgisi sorusu çok saçma boyutlara ulaşabiliyor. Sinaî tipografi ve pantone kataloğunun kullanıldığı süslü şeyler değil bunlar. Somut Şiir ile karıştırmayın bunu. Görsel Şiir’in bir yanda Somut Şiirin “temiz” dünyasına bir saldırı olduğunu da unutmayalım. Gomringer’lerin eleştirildiği, yerden yere vurulduğu dönemin olduğunu, yaşandığını bilelim. Sürecin güzel tarafı, bir şairin bütün bunları “bilmesine” gerek yoktur. Antropolojik olarak modern kentin tüm çarpıklığı genç şairin gözlerinin önünde akış halindedir. Gösterge, im, imge, iz vb. hepsi tutunamıyor o Merkezî ortaklaşma fikrine. İğretileme ya da parodi, ya da düpedüz taklit, düz değişmece, betimleme vb. bütün şiirsel tekniklerin şiirin gövdesi tarafından kabul edileceğini, böyle bir süper-pozisyonu okurun algı sınırları içinde tutabileceğini düşünmek, elbette saflık olur. Ad ile şeyin birbirini tuttuğunu düşünebilmek, okurdan böyle saf bir mütekabiliyet beklemek ise Modernin temiz/ideal dünyasında mümkündür. Oysa okurun da zihni bulanıktır, bulanık olmaya mahkumdur. Kolajın ortaya çıkışı bir estetik tercih değildir. Parçanın bütünden daha fazla anlamı olabileceğine dair düşünceye girilmiş ve kuşku ile çıkılmıştır. Modern zamanda asemik yazından tutun da, fragmanlara, epigraflara, buluntu, çalıntı edebiyata kadar çeşitte karşılığı vardır bu kuşkunun. yaşadığınız hayatın gerçekten tüm göstergeleri ile size hitap ettiğini düşünmek bile saçma olurdu -kurgu bir dünya bu. Kapitalizmin göz boyama ve biçim verme ve mecralar için üretme dışında, onlardan taşan hatta onlara hükmeden yön veren bir yanı olduğunu sadece siyaseten bilmiyoruz. Kültür de o yönde ilerlemektedir. Ankara’da “Seinfeld” adında bir gömlekçi vardır. Ve onun bulunduğu sokakta büyük kocaman harflerle “Two Mail” isimli bir tekstilci vardır. bu tür bir adlandırma, Dil’in yerel taleplerle ilişkisinin sorgulanması bir yana, adlandırmanın sınırlarını da gösterir. Marka ile ürün arasındaki ilişki “buralı” bir ilişki değildir. Üretilen şeyin bir “hikayesi” olması zorunluluğu, kurgusal bir aşkınlığa doğru itilmesi ve o aşkınlığın tüketim için “halelendirilmesi” marka-ürün-tüketici arasındaki bağı belirler. Bir şeyi satın almak için talebimiz bu yöndedir. Ve talebimiz karşılığını bulur. Aradaki tüm süreç -tasarım, üretim, fiyatlandırma, depolama, sunum vb. asla önemli değildir. Milyonlarca ve seri olarak üretilen şey arasında seçim yapıyoruz olduğumuz gerçeği, bütünlüğü ile okunamayan bu sürecin büyüsü, illüzyonudur. Ve büyünün bozulduğu anlar için görsel şiir oradadır. oradadır çünkü sistemin hatasızlığının karşısında pasif kullanım ve tüketimi kabul etmez. Bir şey mutlaka değişmeli, ya da en azından halelendirildiği halden yapı bozumuna, çözümüne ulaştırılmalıdır. Sanatın başka bir görevi olduğunu düşünmek saçmalamak olurdu. Özetle, araç ile üretilen “samimiyet endüstrisi”nin yalanını ancak onu mevcuda getiren araçları bilerek ve onları bozarak, üretim eğrisini tersine çevirerek, bütünlüğüne hücum ederek akamete uğratabilir sanatçı. bunun için de anlatının son şeklini aldığı yere tipografi ve görselliğe saldırmalı. araç burada işe yarar. orijinal ile kopya arasında gidip gelen şizofren kapitalist üretimin açık verebileceği yer ancak burasıdır. ürün-olamayan-çoğaltılamayan-yeniden üretilemeyen ve olumsal olmayan şey, işte bu görsel şiirin biricik şiirsel talebidir. poetikanın merkezi budur. ve bozunduğu yer de. hayır görsel şiir araç kullanma ile ilgili değildir. tam tersine kullanmayı bilmemenin açtığı deneysel alan ile ilgilidir. Mısralı şiirin de kullandığı bir büyüdür bu. Şiirin hangi şartlar altında, nasıl yazıldığını asla bilemeyiz. Bir edebiyat eserinin nasıl ve ne şekilde meydana geldiği konusundaki en büyük yalan “ilham” denilen ve şairler tarafından geçen yüzyıl şiirden kovulan, fakat bu yüzyıl arka kapıdan içeri alınan tuhaf yaratıktır. İlhamla görsel şiir yapılmaz, çünkü perestiş ile tanık olunan şeyin, hayret eşiğini aştığı ender anlar için elde yeterli depolama alanı ve kelime yoktur. bu şu demektir, olay örgüsünün hata verdiği yer olarak şiirsel süreçlerin hepsi, karşıdakinin okuma alışkanlığı üzerine inşa edilir. Bizdeki örnekte yazı ya da yazılı herhangi bir metin okunma şekli aşağı yukarı bellidir. Soldan Sağa ve Yukarı’dan aşağıya. Aksine bir işaret verilmedikçe şeylerin sırası göz için böyle olmalıdır. bu zorunluluk ile yaralıdır her şiir. okuru tarafından eğilip bükülemeyen, yeniden okunmayan ve biçimselliğine dokunulmayan şiir, genelde tüm o ketum yapısı içinde parçalanarak, bir kenara alınır. kulağımıza gelen, hafızamıza yerleştirdiğimiz bu parçalar, bu biçimsel zorunluluğa karşı gösterdiğimiz bir tepkidir yalnızca. Yazı’nın genişliği, hafızanın acizliği karşısında sığınılacak bir limanken, veri-olarak-şiir zihnin ekonomisi ile bir şekilde zaten çoktan kaskallanmıştır. biçimsel olarak boyunduruk altına alınan şiirin, içerik olarak verebilecekleri kelime, sözlük ve okurun okuma alışkanlığı ile bir kenara çekilmiştir. Bu üçgeni bir boyunduruk olarak görmeyen şairi anlamak ise mümkün değildir. görsel şiir gibi alanlarda en azından bu okumaya gerek yoktur. resim ile ilişkisi düşünüldüğünde resimde bir başlangıç noktası ve nereye doğru neyin okunacağına dair bir önyargı yoktur. merkezi mecraya bağımlı olmayan, zihne direk erişebilen bu “kompozisyon”un gücünü şiirde denemek ise, evet görsel şiirin araç ile ilişkisini ve gösterge yığınlarını nasıl kullandığı ile ilişkilidir.

+1
+4
-1