Osmanlı’da Kitlesel Yazılı Kültür konusu 16. yüzyıldaki gerileme -en temel örnek Takiyüddin'in Rasathanesi'nin bir kuyrukluyıldız sonrası türlü dedikodu ile denizden yapılan top atışları ile yok edilmesi hadisesi- ile birlikte düşünüldüğünde, 18. yüzyıla gelene kadar geçen zaman sadece “Müteferrika” adı ile özetlenebilir. İki yüz yıl savaş ve gerileme ile geçen zamandan sonra, yıkılmaya yakın, önce telgrafın daha sonra da matbaa makinalarının Osmanlı topraklarına girmesi, yeni icat daktilonun padişah aleyhine faaliyetler için kullanılabileceği endişesi ile gümrükten geri çevrilmesi (1870ler) ile sıfır noktasına geri dönülmüştür. Batılı Yazılı kültüre geçiş her zaman aksamış ve kitleselleşmemiştir.

Telgraf, devletin daha geniş bir tolerans içinde olduğu (burada amaç haberalma ve istihbarattır, ilk telgrafhanelerin kurulup, sistemin içine ulak-teslimhâne şeklinde yerleştirilmesinin oldukça hızlı halledildiği, hatta o zaman alfabe değişikliği hayal bile edilmezken, telgraf için kullanılan dilin Fransızca olmasından rahatsız olunması ile yerli bir telgraf dilinin ortaya çıkması hususu ve bu yönde “Mustafa Alfabesi”nin dolaşıma 19. yüzyıl sonunda girmiş olması ilginçtir. Çünkü bu alfabe, Latince harfler, bunların Osmanlıca alfabedeki karşılıkları ve telgraf dilini kullanarak bir dönüşüme ön ayak olmuştur. Dönüşümün nihai hali ise aşağıda resmiyete bağlanmış ve sabitlenmiştir;

“Şimdiye kadar Türkçeyi yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine Latin esasından alınan ve merbut cetvelde şekilleri gösterilen harfler (Türk harfleri) unvan ve hukuku ile kabul edilmiştir.”

1

Görüldüğü üzere kanunun esası, ruhu ya da söylemek istediği şey “yazılı kültür dili” ile ilgilidir. İşaretlerin değişmesi, yazılı kültürü de değiştirmiştir evet, fakat bu dönüşüm öncelikle bu kararı alan hakîm bürokratik kadronun yukarıdan aşağıya kendisi dâhil herkesi aynı ortak paydaya çağırmaya çalışması ile ilgilidir -Batı'da eğitim görmüş bir kadrodan bahsediyoruz. Arnavutluk ve Azerbaycan'ın Latin alfabesine Türkiye'den önce geçmesi, İstanbul'da kültür çevresinin Türkçe ve Latin harfleri ile basılmış romanlara olan yoğun ilgisi derken konu Batılılaşma çerçevesinde bu yöne ilerlemiştir. Güneş Dil Teorisi ve “Vatandaş Türkçe Konuş!” ile çok fazla! ilerleyerek de aramızdan çıkıp gitmiştir. Dil devrimi yapıldığında 31 farklı anadilin memlekette konuşulduğu ve yerel lehçelerin de en azından yazılı kültür içinde yavaş yavaş yok olmaya terkedildiği bilgisini de düşünün.

Modernleşme çabalarının bir şekilde “değişim” ve “dönüşüm” olarak önümüze sürüldüğünü söyleyebiliriz. Biçimin içeriği belirleyeceği konusundaki ölçütü de eklersek, biçimsel olarak dönüştürme odaklı modernleştirme ya da kısıtlama ya da yerinden etme ya da koparma ne derseniz deyin ortaya bir kesyap, başarısız bir kesyap çıkarmıştır. Bugün, yazı araçları -en ilkelinden en gelişmiş olanına kadar- ile kurulan ilişkinin sakatlığı bu noktada dikkate değerdir.

Telgraf, daktilo, elektrikli daktilo, bilgisayar (tüm tipografi ve renk bilgisi ile birlikte) Yazı'nın araçlarıdır. Gösteren, gösterilen ve göstergenin biçim/içerik özellikleri, web üzerinde bu araçlarla Türkçe yazan kişilerin içerik analizleri yapılsa, Latin Alfabesi kullanıldığı için mi bu vasat aşılamamaktadır yoksa içerik zayıf ve vasat olduğu için mi yazılı dil çaresizdir, işte burası bir muammadır. Kitle iletişim araçlarının kullanımının artması, asla ve asla gündelik dilin gelişmesi anlamına gelemiyor. Böyle bir ilişki belki de Cumhuriyet kadrolarının hedefi idi. Yani Batılı kültürü kitleselleştirebilmek için eski yüksek kültürün araçlarını tarumar edip, daha önce hiç bunlara erişemeyenler için onları erişilebilir kılmak. Kültür devriminin popülist (ya da halkçı) yanı ile de örtüşmekte bu fikir. Fakat tüm çabalara rağmen, 1990'lu yıllardan itibaren internet ve web yazılı kültürlerin hepsinin üzerinden renkli ve cilalı bir şekilde geçmiş, tüm yerelliği küresel içinde eritmeye ve onları biçim/içerik sarmalına almaya gayret etmiştir.

Kanunda “Türkçe hususi veya resmi levha, tabela, ilan, reklam ve sinema yazıları” Türk harfleri ile yazılmalıdır diyor ve bunu yapmayanlara ceza da verildiği kayıtlarda var. Fakat şimdi gelinen noktada bu yasak çoktan aşılmış ve Türkçe dilinin doğru yazımı (ya da şekli) bir formaliteden öteye gitmemiş, inatçı bir sözlü kültür aktarımının Türkçe yazıyı da kapsayacak şekilde genişlemesi bir kafa karışıklığı olarak kalmıştır. Yazı Araçlarının alfabeye kayıtsızlığı, Yazılı Kültür'ün daha çabuk ilerlemesine, yayılmasına ön ayak olurken, bu araçların bize neden lazım olduğu sorusunun sorulmasını da hep ertelememize sebep olmuştur. Şöyle ki, bu araçları yüzde kaç verim ile kullanabildiğimiz sorusu bir yanda, bu araçların düşüncelerimiz ile yazma hızımız -bilişsel ve fiziksel tüm tepkilerle birlikte- arasındaki bağı iyi mi kötü mü etkilediği başka bir tarafta durmaktadır.

“Hızca yavaş kitle”nin kullanımına açılmış hızlı üretim ve tüketim araçlarının yarattığı zorluk ve yozluk, sadece Dil Devrimi'nin yanlış seçimlerinin sonucu olamaz. Fakat bir nevi otomata indirgenmiş sosyal medya dili, anlık mesajlaşma dili ve gerçek zamanlı sohbet, düşüncenin serpilmesine ve kendi içindeki sessiz evrimine engel olmakta, bunu biliyoruz, görüyoruz. Hiçbir muhafazakâr Türkçe’yi düzgün yazmayı bilmiyor, bu bir dram değildir de nedir?

Osmanlı'nın daktiloyu ülkeye sokmaması yanında Cumhuriyet bürokrasisinin bu araçla ilişkisi arasında bir yerde aşırıya gitmiş iki uç endam ediyor. Şimdi bilgisayar ve internet herkesin elinde ve evinde var. Sözlü Kültür'ün gündelik için ifade ettiği anlamın birkaç yüzyıldır değişmediğini, en azından halk için belli bir vasatî iletişimi ifade etmede kullanıldığını biliyoruz. Fakat kitlenin eldeki araçlar ile bütün kısıtlar aşılmışken, bunca vasatla yetinmesi ise bizim büyük çaresizliğimiz olmaktadır.

  • 1. TÜRK HARFLERİNİN KABUL VE TATBİKİ HAKKINDA KANUN
+1
+6
-1