Şiir öldü ve yaşasın Blackberry ve aktif pazarlama!

Birincil sekmeler

"Şiir öldü. Tersini iddia edenlerle tartışmaya hazırım. Bugün şiir okurken yaptığımız, bir müzenin koridorlarında dolaşmak ve geçmişin azametli günlerini özleyerek gözyaşı dökmek. Artık bir şiirin güzelliğinden dolayı duygulanmıyoruz. Duygulanıyoruz, çünkü okuduklarımız bize dünyanın şiirle dolu olduğu ve asla geri dönmeyecek o güzel günleri hatırlatıyor. Bugün yazılan her dize, aslında şiir sanatına yakılmış bir ağıt." diye Tuna Kiremitçi.

İstanbul Şiir Festivali'ne de davet edilmiş kendisi, ama kendisi bile yadırgıyor ("çalgıcı lazım mıydı?", diye soruyor). Genç kuşaklar ve müşteriler, Tuna Kiremitçi'yi romancı olarak biliyor ve şairliğine de neredeyse hiç yüz vermiyorlar. Genç kuşak dediğim aslında 16-26 yaşlarında olan kişiler. Kitapları 62 baskı filan yapan bir yazar sonuçta ve gazetede bir köşesi de var. O da zaten bu yukarıdakileri gazetesinin köşesinden döşemiş etrafa. Etraf dediğim muhtemelen, oraya Kiremitçi için gelen hayranlarına bir orta yapmış ki, Festival saatlerinde muhabbet daha da koyulaşsın. Bir nevi PR çalışması diyelim.

Çünkü "şiir öldü" ifadesini tartışmaya açabilecek en son kişilerden biri Kiremitçi. Adama sorarlar "şiir için ne yaptın?" diye. "Gitar çaldım, şarkı sözü yazdım" diye cevap verecektir. Romanlar 62. baskıya ulaşırken şiir kitapları 1. veya 2. baskıda kalmıştır da. Hadi orasını geçelim de, argüman biraz daha tuhaf ilerliyor.

"Frank Zappa “Amerika’nın gerçek şiirini bugün rap’çiler yazıyor” demişti. Ben de diyorum ki Türkiye’nin bugünkü şiirini rock’çular yazıyor. Cemal Süreya’nın yerini Teoman, Lale Müldür’ün yerini Aylin Aslım, Turgut Uyar’ın yerini Ceza, Can Yücel’in yerini Duman, Murathan Mungan’ın yerini de yine Murathan Mungan aldı."

Sıradan bir okur için durum elbette bundan ibarettir. Sonuçta İstanbul'un Türkiye'nin geri kalanı ile giriştiği kültürel ve bir o kadar da ekonomik bir savaş söz konusu ve bu ekonomik savaş, rakamlara vurulduğunda, İstanbul'un ürettiği kültürel değerin, "taşra" -ki taşra burada İstanbul'un dışındaki her yer- karşısındaki üstünlüğü biraz bu Kiremitçi'nin söylediği. Cemal Süreya, Uyar ve diğerleri, taşradan İstanbul'a geldiler. Oysa Mungan, Ceza vs gibi isimler zaten İstanbul tarafından üretildiler ve taşraya geçişleri fiili değil, tamamen mecralar üzerindendir. Yani simgesel değiş-tokuşu diyelim buna.

"Gerçek şiir" gibi bir konu, az önce belirttiğim gibi İstanbul'a söylem ve eğlence üretmekle açıklanabilecek birşey değil. Ya da İstanbul'dan eğlence ve söylem üretmekle. Çünkü ülkedeki kültür ortamlarının hepsini birden, zaten finansal açıdan eziyor İstanbul. Sesinin duyurulması için bir şekilde İstanbul'da olmak ya da İstanbul'dan seslenmek gerekiyor.

Durum buyken, şiirin, hele "gerçek şiir" gibi, "Türkiye'nin Gerçek Şiiri" gibi birşeyi İstanbul'luların yazıyor ya da yapıyor gibi görünmesi Kiremitçi'ye, aşırı doğal değil mi?

Bunun dışında, İstanbul'da iş tutan, şair ve yazar takımının "popüler kültür"ün bu sayılan isimlerine karşı birşeyler kaybettiği doğru ama bu "şiir" değil. Belki "görünebilirlik", "tanınabilirlik" gibi şeyler, yani daha çok "medya planlaması" ile ilgili şeylerdir bunlar. Bunları zaten bir şairin, arkasında siyasi bir destek ya da kültürel bir destek olmadan halletmesi mümkün değildir. Örneğin Bedirhan Gökçe'nin TRT'de program yapıyor olması ile AKP'nin kültürel programı arasındaki bağ buna benzer bir bağdır. Zaman Kitap ekinin ve Kültür - Sanat sayfalarının şiir ve edebiyat konusundaki seçimleri de bunlarla ilgilidir. Örneğin Kiremitçi'nin yazdığı gazeteler, Hürriyet, Sabah gibi ana-akım medyalarda, "şiir"in görünme fazları bellidir. O fazları tutturabilmek için de, "popüler kültür" alanında dolaşmak gerekiyor.

Kiremitçi ve türevleri için şiir/edebiyat gibi "anlatılar" türler üzerinden değil, hikayeler üzerinden yürür. Hikayeler ve temalar üzerinden. Bir yaşamöyküsü değil, daha çok bir mit, bir haz nesnesi olarak edebi eser/kişi bilinir, algılanır. Çünkü sınıfsal olarak paylaşılan birşeydir. Örneğin Fazıl Say'ın neden "dahi çocuk" olduğunu bilmiyoruz ya da Leyla Gencer'in neden bu kadar önemli olduğunu. İstanbul kültürü ya da İstanbul estetiği denebilecek birşey içinde yer alır bu isimler. Hakim bir kültürel söylemin, sosyalleşmesi için icad edilmiş nesneler gibidirler.

Bir de, elbette İstanbul'un yarattığı o ekonomik fazlalığın, "pazar payı" kaygısı da olacak. Son 600 yıldır şiir, şair, İstanbul için önemli olmuş. Roman, öykü gibi Batılı türler ve bunların icracıları için ise, pek öyle keskin zaferlerle de geçmemiş. Roman, kâh ideolojinin, kâh sınıf kavgasının falan elinde ikincil bir araç olarak yükselmiş. Son 20-30 yıldır, roman ve romancı şair karşısında o zaferin tadını çıkartıyor. Türkçe'de şiirin ağırlığına rağmen, Nobel, bir romancıya verildi.

Bence, Tuna, bu gazla birlikte yazmış. Pazar payının yüksek olması, 62. baskı gibi insanı sırf telifle bile yaşatacak kitaplar yayınlamış olmasını da eklersek, haksız da değil. Blackberry vurgusunu Kiremitçi "Yeterince şiir okursak, her şeye Blackberry muamelesi yapmaktan belki vazgeçeriz. “İnsanlaşmak” diye işte buna diyorlar." diye tersten oturtmuş yazının sonuna. Yani şiirden yana çıkıyormuş gibi. Oysa, böyle birşey yok. Kiremitçi, "şiir okumak neyimize yarar?" sorusunu, pragmatik olarak soran bizlere değil, tam tersine "malını satamadığı" o kitleye söylüyor bunu.

Ama şu da var, , Berfe şiiri için "İmkânlar temellük ettiği öncüleri reddetmemek ve hayatı siyaset aynasından seyretmemek." diye güzelleme yazarsa, elbette Kiremitçi gibiler "şiir öldü" der, haksız mıyız?