Paul Virilio

Hız çatışma ve kaynaşma stillerinin temel sonucu olduğuna göre günümüzdeki "silahlanma yarışı" gerçekte mesafe, yani eylem alanı olarak dünyanın sonuna doğru ilerleyen "yarışın silahlanmasıdır".

Caydırma terimi, zırh korumasının yerini silahın aldığı, saldırının ve saldırma konumunun olanaklarının tek başlarına savunmayı sağladıkları bu durumun belirsizliğine işaret eder. Savunma konumunun tümü, hiç bir zaman vektör performanslarının "iç patlamalı" boyutuna karşı olmayıp stratejik silahların "patlayıcı" boyutuna yöneliktir; çünkü bir "vurucu güç"ün inandırıcılığının sürdürülmesi güdümlü mermilerin marifetlerinin, diğer bir deyişle coğrafi mekanı ortadan kaldırma (ya da hemen hemen ortadan kaldırma) kapasitelerinin durmaksızın geliştirilmesini zorunlu kılar. Gerçekte, hızın şiddeti olmaksızın silahların şiddeti bu denli korkutucu olmazdı; öyleyse bugün silahsızlanmak yavaşlamak, sonda doğru ilerleyen yarışı silahsızlandırmaktır. Bu yarışın hızını (yıkım ileten araçların hızını) sınırlandırmayan hiç bir antlaşma stratejik silahlanmayı sınırlandıramayacaktır; çünkü bundan böyle stratejinin özü eylem serbestliği için gerekli olan saliseleri kazanmaya hala tek başına olanak veren olguyu, araçların yerlerinin genel olarak belirsizleştirilmesinin mekansızlığını sürdürmeye dayanacaktır. General Fuller'in yazdığı gibi, "savaşçılar birbirlerine mızrak attıkları zaman bu silahın ilk hızı, yörüngesine bakılarak görülebilecek ve etkisi kalkan yardımı ile önlenebilecek kadardı; ama mızrağın yerini kurşun aldığında hız o kadar yüksekti ki savuşturmak olanaksız haline geldi"..Bedenin kaçışıyla savuşturmak olanaksızdır ama silah menzilinin ötesine çekilmekle, ayrıca kalkana sığınmaktan öte toprak sığınak sayesinde, yani mekan ve maddeyle olanaklıdır. Günümüzde ise hücum araçlarının sesüstü hızlarıyla uyarı zamanın azalması, tesbit etmeye, kimlik saptamaya ve dolayısıyla karşı saldırıya çok az zaman bırakır; öyle ki en üstteki yetkilinin savunma sisteminin en alt aşamasına, beklenmedik bir saldırı durumunda füzesavar füzelerinin atılmasını anında başlatma iznini önceden vererek kara verme üstünlüğünden vazgeçmeyi göz almış olması gerekir. İki büyük siyasi güç işte buna yanaşmamak için anlaşmayı tercih etti, böylece aynı zamanda füzesavar savunmadan da vazgeçtiler.

Mekanı olmadığı için aktif savunma en azından müdahale için maddi zamana sahip olmayı gerektirir. Oysa yıkımın iletişim araçlarının performanslarının ivme kazanması içinde yok olan bu "savaş malzemesi"dir ve geriye yalnızca nükleer enerjinin megatonluk etkilerine karşı güçlerini pekiştirmekten çok bu güçleri aralıksız, önceden kestirilemez, kuralsız ve dolayısıyla stratejik olarak etkili hareket dizileri içinde harekete geçirmeye dayanan pasif savunma kalır...En azından, bu durumun daha bir süre geçerli olacağı umulabilir. Gerçekte savaş şimdi tümüyle zamanın ve yerlerin düzensizleştirilmesine dayanmaktadır; sürekli olarak performansını iyileştirererk vektörü daha incelikli bir hale getirmeye dayanan teknik manevranın bundan böyle, daha önce görmüş olduğumuz gibi, savaş alanı üstündeki taktik manevranın yerini tamamen almış olmasının nedeni budur. General Ailleret, bunu, Histoire de l'armement'ında (Silahlanmanın tarihi) şunları söyleyerek belirtmektedir: Silahlanma programlarının tanımı stratejinin temel unsurlarından biri haline gelmiştir. Eski konvansiyonel savaşta sefere çıkan manevra ordularından hala söz edilebiliyordu; şimdiki aşamada ise bu manevra varlığını sürdürse de artık "sefere" ihtiyacı yoktur, anın istilası toprağın istilasının yerine geçer, geriye sayma ise karşılaşma yeri, son sınır haline gelir.

Karşıt bloklar, bakteriyolojik, jeodezik ya da meteorolojik savaş olasılığını kolayca uzaklaştırabilir. Gerçekte stratejik silahlanmanın sınırlandırılması üstüne anlaşmalarla (SALT 1) günümüzde söz konusu edilen artık patlayıcı değil, vektör, nükleer kurtuluş vektörü ya da daha kesin olarak bu vektörün performanslarıdır. Bunun nedeni basit: Moleküler ya da nükleer patlayıcının infilak etmesinin mekanı yaşanamaz kıldığı yerde, harekete geçme ve siyasi olarak karar verme zamanını ortadan kaldıran şey, ani içten patlamalarla hareket eden araçların (vektör taşıtlar) patlamasıdır. Otuz yıl önce nükleer patlayıcının mekan savaşları devrini sona erdirmesi gibi, bu yüzyıl sonunda içten patlamalı araç (siyasi ve ekonomik olarak istila edilen toprakların ötesinde) zaman savaşını başlatır. Çabukluk, barış içinde bir arada yaşamanın tam ortasındayken, savaş ilan edilmeksizin ve herhangi bir çatışma türünden çok daha güvenilir biçimde bizi bu dünyadan kurtarır. Bugün hızın savaş, son savaş olduğu gerçeğinin farkında varmamız gerekiyor.

Ama on beş yıl geriye, 1962'ye, Küba olayının en önemli anına geri dönelim. O dönemde Süper Devletler için savaş bildirimi süreci hala 15 dakika'dır. Rus füzelerinin Castro'nun adasına yerleştirilmesi bu süreyi Amerikalılar için 30 saniye'ye indirme tehlikesi taşıyordu; bu da Başkan Kennedy için sonuçlarına bakılmaksızın karşı çıkılacak bir şeydi. Sonrasını biliyoruz: Doğrudan kırmızı telefon hattının kurulması ve devlet başkanlarının birbirine bağlanması!

On yıl sonra, 1972'de, normal alarm süresi balistik füzeler için 10 dakika, uydu silahlar için yalnızca 2 dakikayken Nixon ve Brejnev Moskova'da stratejik silahların sınırlandırılmasına ilişkin ilk anlaşmayı imzaladılar. Gerçekte bu anlaşma hasım/ortakların ileri sürdüğü gibi silahların sayısının sınırlandırılmasından ziyade gerçek anlamıyla "insani" bir siyaaasi iktidarın korunmasını hedefler, çünkü hızlılık alanındaki sürekli ilerlemeler, günün birinde nükleer savaş bildirimi süresini kader dakikasının altına indirme tehlikesini taşımaktadır. Savaş kararı artık, yalnızca bazı stratejik bilgisayar programlarına ait olduğundan, bu durum devlet başkanının düşünme ve karar verme gücünü savunma sistemlerinin apaçık bir otomasyonu lehine tümüyle kaldırır. Tek başına 500 şehri yerle bir etme gücü olan güdümlü mermi fırlatıcısı nükleer denizaltıyla eriştiği yıkım kapasitesi sayesinde topyekün bir savaşla hesaplayıcının tepki gücü sayesinde bizatihi savaş kararı haline gelir. Öyleyse caydırmanın "siyasi" nedenlerinden geriye ne kalacaktır? 1962'de General de Gaulle'ün, Cumhurbaşkanı'nın genel seçilmesi kararını halka onaylattırmasına yol açan nedenler arasında caydırmanın inandırıcılığı da vardı, çünkü referandumun meşruluğu aynı caydırmanın temel bir unsuruydu. Caydırmanın ve kararın otomasyonu durumunda tüm bunlardan geriye ne kalacaktır?

Sonuç olarak, mekan savaşlarının sıkıyönetiminden/kuşatma halinden, zaman savaşının olağanüstü hali'ne, politik devlet adamı çağının ortadan kalkıp yerini apolitik devlet aygıtı çağına bırakmasına sahne olan birkaç onyıl yeterli oldu. Bu tür bir rejimin ortaya çıkması karşısında, zamansal bir olgudan daha fazlası olan şey üstünde düşünmek gerekir. Bu yüzyıl sonunda, sonlu dünya zamanı tamamlandı; biz, diğerlerinin otomasyon olarak adlandırmayı tercih ettikleri, aslında eylemin paradoksal bir küçültülmesi olan şeyin başlangıcını yaşamaktayız. Andrew Stratton bu konuda şunları yazar:

"Genel olarak otomasyonun insan hatası olasılığını ortadan kaldırdığına inanılır; gerçekte otomasyon bu olasılığı yalnızca eylem aşamasından düşünce aşamasına taşır. Şimdi ulaştığımız noktada, otomatik olarak yönlendirilen bir uçağın iniş aşamasındaki kritik dakikalar sırasında kaza yapma olasılığı, uçağı bir pilotun kullandığı zamankine göre daha azdır. Nükleer silahlarda da insanın vereceği karara göre daha düşük bir hata payı taşıyacak otomatik kontrole ulaşılıp ulaşılamayacağı sorulabilir. Ama olası ilerlemeler, sisteme müdahale etmekte karar vermesi için insana tanınan süreyi ortadan kaldırmak ya da çok azaltmak tehlikesini taşımaktadırlar."

Parlak bir durum. Zaman içinde büzülme, müstahkem şehir ve zırhtan sonra ülküsel mekanın yok olması sonucunda, ileri ve geri kavramları, "şimdiki zaman"ın kararın anındalığı içinde yok olmaya doğru gittiği bir savaş biçimi bağlamında artık yalnızca geleceği ve geçmişi göstermektedir.

Öyleyse son iktidar muhayileninkinden çok, öncelemenin iktidarı olacaktır, öyle ki yönetmek artık öngörmek, simüle etmek ve simülasyonları belleğe yerleştirmekten başka birşey olmayacaktır. Hatta günümüzün "Araştırma Enstitüsü", bu son iktidarın, ütopyanın iktidarının maketi olarak görülebilir. Maddi mekanın kaybedilmesi yalnızca zamanı yönetmeye varır; her vektörün içinde bir taslağı bulunan Zaman Bakanlığı, sonunda, olabilecek en büyük taşıtın, vektör-devletin boyutlarına uygun olarak gerçekleşecektir. Toprak ve ülke paylaşımını kaybeden coğrafi tarih, zamanın tek bir elde birleştirilmesi adına ortadan kaldırılacaktır; iktidar artık yalnızca herhangi bir "meteoroloji"ye benzeyecektir; hızın aniden bir yazgı, bir ilerleme biçimi, yani içinde her hızın bir anlamda zamanın bir bölümü olduğu bir uygarlık haline geldiği eğreti bir yapıntı olacaktır iktidar.

Mackinder'ın yazdığı gibi, "itme kuvvetleri hep aynı yönde çalışır." Ne var ki jeopolitiğin bu tek yönü, şeylerin ve yerlerin ani yer değiştirmesine yol açan yöndür. Savaş, Foch'un kimyasal patlayıcıların geleceği hakkında yanılarak öne sürdüğü gibi "bir ateş tezgahı" değil, başından beri bir hareket tezgahı, bir hız fabrikasıdır. Hareket savaşının son biçimi teknolojik yarma hareketi, caydırmayla birlikte ayıran'ın ve ayrıca ayırt eden'in yürürlükten kalkmasına varır; bu ayırt edilmezlik bizim için siyasi bir körleşmeye karşılık gelir. Bunu, General de Gaulle'ün barış zamanıyla savaş zamanı arasındaki ayrımı ortadan kaldıran 7 Ocak 1959 tarihli kararnamesiyle doğrulayabiliriz. Ayrıca son dönemde ve kuralı bozmayan Vietnam istinasına karşın savaş, birkaç yıldan birkaç güne, hatta birkaç saate indi. Altmışlı yıllarla birlikte bir değişim yaşanmıştır; savaş zamanından barış zamanı savaşına, diğerlerinin hala "barış içinde bir arada yaşama" diye adlandırdıkları topyekün barış zamanına geçiş. Yıkımın iletişim araçlarının hızının körleşmesi, jeopolitik kölelikten kurtuluş değil, siyasi eylemin özgürlük alanı olarak mekanın yok edilmesidir. Bizi çekip götüren ölümcül gücü görmek için yalnızca demiryolları, havayolları, karayolları altyapılarındaki denetim ve zorunlulukları düşünmemiz yeterlidir: Hız arttıkça özgürlük azalır, aygıtın kendi kendine hareket etmesi, sonunda otomasyonun kendine kendine yetmesine yol açar. Artık hareketinin felaket yaratabilecek olasılıklarının kaygılı gözcüsünden başka bir şey olmayan yarış sürücüsünün başına gelen şey, koşullar gerçek zamanda bir eylemi gerektirir gerektirmez siyasi planda da aynen tekrarlanır.**

(...)

Sonuç olarak, "amfibi kuşaklar"dan doğan elemanların korkunç çarpışması, tarafların bilginin doğrudanlığının doğrudan kriz yaratmasına sahne olan aşırı yakınlığı, eylem alanı olarak mekanın küçültülmesi yüzünden eylemin küçültülmesinin sonucundan başka bir şey olmayan, iktidarın akıl yürütme zayıflığı karşımızda duruyor.

Bir bilgisayar klavyesi üstünde fark edilmeyen bir hareket ya da elinde plasterle sarılmış bir bisküvi kutusu tutan bir "hava korsanı"ın hareketi, daha dün akla gelmeyecek bir felaketler zinciriyle sonuçlanabilir. Nükleer patlayıcının sorumsuz kişilerce ele geçirilmesi ihtimaline bağlı olan çoğalma tehlikesi bir yana, onlara sahip olanları ya da onları ödünç alanları fiilen sorumsuz hale getiren vektörlerden doğan tehlikenin çoğalması ihtimali kolayca unutulmaktadır.

(...)

İki yıl önce Alexandre Sanguinetti şöyle yazıyordu: "Taşradaki bir tren istasyonunu yok etmeye yeten bombaları taşımak için yedek parçalarıyla birlikte tanesi birkaç milyar eski franga mal olan saldırı uçaklarını imal etmek giderek daha çok akıldışı hale gelmekte, maliyet-etkililik arasında denge sağlanamamaktadır." HAva vektörünün performans maliyetinin bu vektörün bir nükleer silah taşıyarak yıkım kapasitesinin otomatik olarak artmasına yol açacağı pratik savaş mantığı hücum uçağıyla sınırlı değildir; bu mantık devlet aygıtının da mantığı haline gelir. Bu gerilik, yıkımın iletişim araçlarının üretiminin lojistik sonucudur: Nükleer silahlanmanın ve içerdiği silah sisteminin tehlikesi, dışarıda patladığı ölçüde değil, var olduğu ve zihinlerin içinde patladığı ölçüdedir.

Bu olguyu kısaca özetleyelim:

* İki bomba Pasifik'teki savaşı sona erdirir ve otuz kırk nükleer denizaltı barış içinde bir arada yaşamayı sağlamaya yeter... Bu sayısal görünümdür.

* Çok başlı termonükleer başlıkların ortaya çıkışı ve taktik nükleer silahlanmanın gelişmesiyle patlayıcı mermilerin küçülmesine tanık oluruz..

Bu hacimsel görünümdür.

* Stratejik silahları toprak ve deniz altına çekerek, yer işgal eden bir savunma donanımının alanı boşaltılarak, duyarlı noktalar ve ileri üsler azaltılarak dünya çapında genişlemekten vazgeçilir..

Bu coğrafi görünümdür.

* Eskiden operasyonlardan sorumlu olan eski savaş liderleri, strateji uzmanları ve diğer generaller gözden düşer ve yerlerini bir devlet başkanına bırakarak çeşitli bakım ünitelerine kısılıp kalırlar..

Bu siyasi görünümdür.

Ama bu niceliksel ve niteliksel seyrelme durmaz. Zaman'ın bile eksildiği görülür:

* Sürekli olarak artan, zaten fazlasıyla süpersonik olan vektörlerin kapasiteleri, ışık hızına yaklaşmaya olanak veren yüksek enerjiler tarafından geride bırakılır..

Bu mekansal-zamansal görünümdür.

İletken olmayan ortam olarak devletin siyasi göreliliğini zamanından sonra, görelilik siyasetinin zaman yokluğu ortaya çıkar. Clausewitz tarafından kaygıyla karşılanan yaylım ateş olağan üstü hal koşullarında gerçekleşir; hızın şiddeti hem yer hem de yasa, dünyanın yazgısı ve gittiği yön haline gelir. (Eylül 1977)

Paul Virilio, Hız ve Politika Metis Yayınları