/files/deneme/gas_masks_graffiti-other.jpg
Eleştiriserkan_isin (doğrulanmadı) tarafından Mayıs 3, 2009 tarihinde gönderildi.

Sizin deneysel şiir dediğiniz şey?

karayazı - heves Polemiği.

Mehmet Öztek dergi sayfalarından e-posta gruplarına oradan da dedikodulara, oradan da yine dergi sayfalarına taşınan –bana göre aşırı gereksiz- bir tartışmalar zincirini esas alarak, Karayazı’ya bir cevap yazmış. Heves’in Nisan 2009 sayısında yayınlanan bu yazıdan benim kabaca anladığım birkaç şey var. Bunları paylaşmak isterim.

Karayazı yalnız değil, yani heves’e çatarken belli bir kamunun desteğini alıyor. Ersun Çıplak’ın yazdıkları, düşündüklerinin değil, belli bir çevrenin –ki bu çevre hepimize malûm bir koalisyon- dalgalarının üzerinde Karayazı’yı bir sörf tahtası gibi kullanmaya çalışmakla ilgili. Zaten bu tavrı yüzünden de, her ne hikmetse kabul görüyor. Her ne hikmetse diyorum çünkü bu dergi mergi işlerinde bu kadar çabuk intibak etmek mümkün değil. Şiirin gündemini belirlemek başka, ortasından dalıp olaylardan kopya çekerek, ne revaçta ise onun üzerinden eleştiri gevelemek bambaşka bir şey.
Ama mesele Karayazı’nın kısmî ve mum alevi kadar solgun cinlikleri değil. Mesele heves’in ve Öztek’in bu ortalama karşısında ne düşündüğünü bir türlü söyleyememesi ve aslında burada da tuzağa düşmesi.
Her ne kadar benim canımı aşırı sıksa da, bu tartışmalardaki saçmalık düzeyinin daha bir can sıkıcı olduğunu düşündüğümden bunları yazıyorum.

- Öztek, heves’in yayın politikasının esnekliğinden bahsederken bir yandan da kamuoyunda oluşan hevesçiler, somutçular, biçimciler falan gibi etiketlere karşı neden sessiz kaldığını bir türlü açıklayamıyor. Tamam heves’in ilk sayıları kesinlikle deney ile ilgili değildi –çünkü ortada bir argüman yoktu- fakat her nedense, işler deney tarafına doğru eğrildikçe (poetikhars ve görsel şiir üzerinden yapılan dosyalar, bizim etkimizin artması, tartışmalar vs) heves’in de yayın çizgisi bu yöne doğru eğilmedi mi? Bu sadece “çağın şiiri” falan diye açıklanamaz. Çağın şiiri son 5 yıldır içinde “deneysel, somut, görsel” gibi laflar taşıyor. Bir düşünelim bakalım, neden? (Sayfa 83, ilk paragraf bunun cevaplanamadığını gösteriyor).

- Karayazı’nın ve diğerlerinin (isimlerini yazmıyorum, zira bundan haz alıyorlar) getirdiği eleştiri neye allah aşkına? Ortadaki tartışma, dizeli şiiri “şöyle mi yazalım”, “böyle mi yazalım” tartışmasından öte ne? Modernizmin verimlerini bu güne kadar düşünmemiş, şiir envanteri içinde bulundurmamış fakat bol keseden atma dediğinde mangalda kül bırakmayan birkaç dergicinin, ortada popüler/revaçta olan ne varsa, onunla ilgili fikir ve küfür yürütmesinden başka hiç bir şey yok! Can sıkan bir nokta da, “deneysel” lafının kapsamının nedense “deneysel şiir” yazanlar tarafından değil, eleştirenler tarafından belirlenmesi.

- Öztek, 84 ve 85. sayfalarda bir izlekten bahsediyor. Az önce sorduğum üzere “neden ki?” sorusuna cevaplar arıyor. Ama ben soruyorum buradan Sina Akyol’un şiirleri ne idi peki? Sina Akyol, bugüne kadar neyin, ne tür bir deneyin peşinde koşturuyordu? Kaç sayı boyunca ben Sina Akyol gördüm o dergide, ilk okul çocukları gibi sağa sola serpiştirilmiş dizeler, kelime parçaları ile. Minimalizm miydi? Neydi? Ve içeriği neydi o şiirlerin? Hesap mı şaştı yoksa o zamanlar niyetler bambaşka mıydı? (Bana sorarsanız bambaşkaydı, hem de ne başka!)

- 86. Sayfada Öztek, bir ton isim sayıyor. Akif’ler, Galib’ler, Orhan Veli vs. Benim görüşüme göre bu adamların hiç biri deney ile ilgili tek bir düzgün laf etmiş değildirler. Şiiri tanımlama işi, kendince tanımlama işi bambaşka bir şey, birisi köye yeni bir adet getirdiğinde “du bakalım!” diyebilmek için bir kenarda ölçütler bulundurmak bambaşka bir şey. Modern Türk Şiiri’nin tutan verimleri var. Bu tutan verimlerin ve bunlara ait sözlüğün, söz diziminin “deney” denen şeyin projesi ve müfredatı ile ilişkisi aşırı havaî bir şey. O şiirde sağ-sol, ilerici-gerici, lirik-epik vs. bir ton şey var. Bu bir ton şeyin bizi götürdüğü bazı siyasalar var. Ama bunların hiç birinde, şiire, şiirin neliğine dair, sorular yok. Yani sayılan adamların, isimlerin –ünlü olmaları ve şiire başka yerlerden bakmaları dışında- ortak hiçbir yanları yok. Öyle olsa izleri sürülebilirdi. Bunların şiirin anlayışı ile ancak dalga geçebilirsiniz şimdilerde, eğer ciddiye almak içinizden gelmiyorsa.

- Öztek’in yürüttüğü tartışma kabaca bir biçimcilik tartışması aslında. Çünkü biçim ile içerik arasındaki bağın belirleyiciliğini bir türlü anlatamıyor. Bir türlü ortaya bir “söylem aralığı” çıkmıyor. Eski yeni nasıl olur belirlemesi, yeni ne olabilir sorusu falan gibi birşeyler. Oysa Türk Şiiri’nin yeniye ihtiyacı yok. Türk şiiri kendisine gelenek olarak gördüğü şeyin ağzının payını vermek için can sıkıldıkça evire çevire yeniledi şiiri. Ama geriye ne kaldı? Yine gelenek denen şeyin çevrimi, artık gelenek haline gelmiş bazı hassasiyetlerin hayaletleri ve bastırılanın geri dönüşü. Lirik şiirin, epik şiirin aldığı hali bir düşünün.

- Öztek, yeninin ideal şartlarda bir eleştiri ve birazcık da kuram taşıması gerektiğini düşünebilirdi. O zaman ortaya Sina Akyol gibi bir facia çıkmazdı. Aslında karşı olduğu şeyin üzerine kalması bir yana, buna nasıl cevap vereceğini de bilmiyor. Ve sanıyorum böyle giderse, ligin üst sıralarına oynayacak ama rakipleri Soylu Yenilikçi Şiir, Nanonizm, Neo-Epik ve buna benzer “karınağrıları” olacak.

Bu arada, bütün bu tartışmalarda “görsel şiir” falan diye geçiştirilen bir şey var. Bu, zaten tartışmaların ne kadar boş olduğunu gösteriyor bana. Karayazı gibi dergilerin çektiği en büyük numara, sizi Batılı Modernizmin dehlizlerini biliyormuş edaları ile soru yağmuruna tutmaları. Hayatında modern resim ile, postmodern-sanat ile kurduğu ilişkinin ne olduğunu bilmeden, mimari, müzik vs ne düşünür, ne bilir bilmeden oradan oraya örneksiz, ideallerle, alıntılarla ve saçma sapan anakronizmlerle köşeye sıkıştırdıklarını düşünmeleri. Ortaya konan örnekler ise, genelde ya Mallarme, ya da “gül şekli verilerek yazılmış dizeler”den öteye gitmiyor. Ve bu tuzağa Öztek düşüyor.
Birilerinin deneysel şiir dediği halt beni ilgilendirmiyor. Ersun Çıplak’ların düşündüğü gibi de kimse kimseye “neden böyle yaptığını” tek tek açıklamak zorunda değil. Emek verin efendi! Ortada yeni, iyi, tuhaf ya da kötü bir şey olduğunu düşünecek kadar göz atıyorsanız, zaten iletişim kuruyor eser sizinle. O zaman bunu reddetmekten vazgeçin de, okumayı deneyin. Bildiğiniz gibi okuyamadığınızda da, ailenize küfür edilmiş gibi kabadayılanmayın kimseye.
Bir de, herkes avangart görmüş, herkes modern sanatın olmazsa olmazlarını falan belirliyor, herkes sanat tarihçisi, herkes bir kez müze gezmiş, herkes sanat galerilerinde en uç örnekleri izliyor gibi de davranmasın, komik görünüyor.

Son olarak Aydınlanma Projesi, Modernizm, Modernite vs. sadece şiir üzerinden tartışılınca işte ortaya böyle Türk İşi bir şey çıkıyor. Öztek’in de kurduğu dizge, aynı bu dizge işte. Ve bu da sanıyorum bana tuhaf geliyor. Çünkü kuramsal olarak bu sistemden beslenince, ortaya ne çıkıyor?

Özeleştiri ile ilgili

Özeleştiri ile ilgili söylediklerim yalnızca beni bağlayan cümleler. Kesinlikle burada yazan ve yorumda bulunan diğer şairler adına hareket ediyor değilim, buna yeltenmem de. Zaten, Şarkdemir yaptığı yorumlarda şiir içinde kalarak kendi eleştirilerini getirmiş; ben de bu eleştirilerin ciddi olduğunu düşünüyorum elbette.(hatta daha farklı baksam da kimi yerde)..

Eleştiri övgüyle nasıl özdeş değilse şikayet ile de özdeş değil. Yapılan eleştirilerin mümkün olduğunca vurun abalıya mantığından ötede bir yerlerde şekillenmesi gerekir. Yoksa şikayet kutuları var oraya başvurabiliriz.. Benim rahatsızlığım bu yöndedir. Hatta eleştirilerin bir tür oportunizmden ve genelleştirici yaklaşımlardan azade şekillenmesi gerekir. Yazıda ismi geçen dergi ve şairlerin az ya da çok katkıları vardır Türk şiirine.. Bunun nasıl ve ne kadar olduğunu belirleyecek ciddi şiir yazılarıdır, yoksa polemikler ya da mimikler değil! O yüzden sözgelimi ben Heves derken Heves’i tümden yok sayamam çünkü Heves hala çıkmaya devam eden bir dergi, hala umutvar bir dergi. Hatta Heves benim dosyalar dönemi dediğim bir hazırlık dönemi olan bir dergi .. Ama bu dönemini şiir adına iyi değerlendirememiş bir dergi bana göre.. Bunlar eleştiri yazılarında olgunlaşacak düşünceler tabii ki.

Elbette ben de rahat uyuyorum çoğunlukla ama şimdi daha rahat uyuyorum; çünkü kendimi daha net ifade ettiğimi düşünüyorum. Kimseye verecek bir hesabım olduğunu düşünmüyorum kendimden başka. Yine de şöyle bir durum da var; eğer birileri hakkında yazmış da haksızlık yaptığınıza inanıyorsanız bunu da belirtmeniz gerekir kamu önünde, hatta karşınızdakinin kamusal zaafları olduğunu düşünseniz görseniz bile böyle olmalıdır bu benim açımdan.. Adap sadece sizi bağladığı sürece sorun yok ama başkasını etkilemeye başladığı zaman edep’le ilgili sıkıntılar başlar; bunu kendi adıma engellediğimi düşünüyorum.

Yalnız kimseye de deneysellikle ilgili bir borcumun olduğuna inanmıyorum çünkü şiir adına yaptıklarımı bir poz ya da bir beklenti adına yapmadım. Deneysellik lafını da hiç sevmedim. Çünkü boş bir laftan başka bir şey değil benim için..Bana göre dizeli şiir de görsel şiir de somut şiir de bir bütün. Sanatın alanları arasında bir ayrımı da yüzeysel buluyorum. Ayrımlar şiirin içinden ve teorik zeminden olmalı ve onun da geçici olabileceği hesaba katılmalı bana göre.

Ayrıca, biz nasıl şiirde bazı şeyleri İkinci Yeni’ye borçluysak İkinci Yeni de klasikleşmesini bize borçludur, Görsel şiir veya deneysel şiir nasıl dizeli şiire borçluysa dizeli şiir de görsel şiire borçludur. Bu borç şiirin içinde ödenecek olağan bir borçtur. Olağan borcu olağan şüphelilerden ayıracak olan bizim irademiz ve bilincimizdir. Kuşkusuz, dergiler için de bu böyledir; Ücra, Heves ve Zinhar’a borçluysa, onlar da Ücra’ya borçludur. Bu borç şiir adına olan bir borçtur. Ben bu borcu yok sayan her düşünceye karşı oldum, olmaya da devam edeceğim.. Yalnız hayat devam ediyor (hata değil ama) devam ettikçe şiir de deviniyor; bu devinmeye göğüs gerecek ve hakkını verecek dergi ve anlayışlar ayakta kalacaktır, bu devinmeyi karşılayacak yeni dergiler (belki de karagöz) ortaya çıkacaktır. Bunu da Braudelciliğe ya da bir tür Mehmet H. Doğanvariliğe soyunmadan yüklenecek ciddi şiir havarilerine ihtiyaç vardır; bu havariler havailikten uzak olmalı, havadarlığı savunmalıdır; bana göre gerisi hikaye!! Zaman bize ayakta kalanı da klasikleşeni de yok olanı da gösterecektir buna geçmişte müdahale etmeye kalkanların ne hale geldikleri ortada. Bundan sonra da farklı olmayacaktır. Ben tarihin gazabından korkarım çünkü zamanı yönlendirenin gazabından korkarım! Sırf bu yüzden her şeyin hakkını vermem gerektiğine inanırım, yazdığım şiirin de söz aldığım meclisin de..
Tüm bu konuşmalardan ve söz almalardan sonra hala bizde kalan yine kendi şiirimiz ve biricikliğimiz olabiliyorsa ne mutlu! Çünkü orada bir saflık var ama şiirin büyük gövdesi kalıyorsa ona da ne mutlu bize diyelim; çünkü orada da büyük şiirin devinen mahluku var! Benim açımdan başka hay huy’a gerek yoktur! Sevgiler!

Şiir bir yerse eğer,

Şiir bir yerse eğer, ötekileşmenin, ötekileştirmenin son bulduğu yer olabilir. Muhtemelen de öyledir. Ne var ki bu tartışmaların hemen hiçbirisi, bu da dahil olmak üzere, edebi eseri, yani şiiri bir nesne olarak ele alıp yapılmıyor. Üstübal'ın özeleştirisi zihin açıcı olduğu kadar düşündürücü de. Meseleleri kişiselleştirmeden tartışmak ne kadar mümkün bilmiyorum. Böyle olması istenen ve beklenen, ama hemen hiç kimsenin göze almadığı bir şey gibi görünüyor.
Ben açıkçası hem diğer arkadaşların söyledikleri hem de kendi söylediklerim açısından özür dilenecek birşey olduğunu düşünmüyorum. Elbette, geceleri de çok şükür rahat uyuyabiliyorum. Zira kimsenin karakteri hakkında bir yorum yapmış değilim. Benim bu konudaki genel düşüncem şudur: her şiir, her şair, her dergi, edebiyata, sanata dair herşey sonuna kadar eleştirilebilir, eleştirilmelidir de. Kendi yaptıklarım da bundan paçayı kurtaramaz. Fakat böylesi soğukkanlı bir eleştiriyi hâlihazırda hemen hiçbir yerde göremediğimiz, gösteremediğimiz için, tartışmalarımızın kapısı çok başka taraflara çıkabiliyor. Eleştiride övgüye yer yoktur. İnandığım budur.
Ahmet Güntan'ı, Osman Konuk'u, Enis Akın'ı, Heves'i, Fayrap'ı ve diğer pek çok şeyi, acaba gerçekten konuşmaya değer bir şey var mı diye okuyorum. Bence bir şair yaptığı şeye, yazdıklarına gerçekten güveniyorsa bir başkası tarafından beğenilmek dışında gördüğü ilgiye bir kat daha kulak vermesi gerekir Pekala bu ilgi, az önce sözünü ettiğim eleştirel soğukkanlılığın sınırlarını aşmadığı sürece dikkate değer bir ilgi olmayı hak edecektir. Herşeyden önce bir okuyucu olarak böyle düşünüyorum.
Bence kendine güven sorunu yaşamayan her şair, "iyi" bir iş gördüğünde bunu dile getirmekten çekinmez. Ama tabii ki bunun bir yolu, yordamı, mecrası vardır. Tüm bu söylediklerimin klişe ifadeler olduğu söylenebilir. Klişe üzerine söyleyebileceğim şey, klişe üzerine söylenen hemen herşeyin kendini klişeleşmekten kurtaramayacağıdır. Bunlar klişelerdir diye bir tarafa ayırdığımız, "ötekileştirdiğimiz", "yabancılaştığımız" birçok şey karakterimizde derin bir iz bırakmış da olabilir: Klişe denilen şey, o bizim gerçekte yetersiz kaldığımız, güç yetiremediğimiz ya da başka şeylerle telafi ederek böylece kendimizi kandırmamıza yarayan, hayata bir başka şekilde bağlanmamızı sağlayan şeylerin adı da olabilir. Klişe neyse nedir. Benim klişeyle ilgili olarak bir sorunum yok. Hele ki şiir söz konusu olduğunda klişenin de şiire dahil olabilecek bir şey olduğunu düşünüyorum. O halde, klişeyi, teknik bir terim olarak ele aldığımız sürece bir sorun yok.
Zaten şiiri teknik bir şey olarak ele aldığımız sürece bir sorun yok. Bugüne dek şiirin bütünüyle biçim olduğuna düşündüm. Biçimin hayata dair taraflarına kafa yordum. Bu anlamda, bir şiirin taşıdığı görsel, müziksel, düşünsel, karaktere, dile ya da temsile ait unsurlar itibariyle sınıflandırılması ve/ya da adlandırılması bana hiç şaşırtıcı gelmedi. Bir şairin ilgilerini -bunları da aşacak bir şekilde- sürekli geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum.
Özeleştiri konusuna tekrar dönecek olursak, şunu söyleyebilirim. Özeleştiri yapmaksızın yazmanın mümkün olmadığına inanıyorum, hakkını vererek yazmayı kastediyorsak eğer. Ama bunun başkalarına izah edilmesi illaki gerekmez. İnsanın kendi yaptıklarından bahsetmesi çoğu durumda adaba uygun düşmez. Bu yüzden özeleştiri yaparak yazdığımı söylemek dahi yersiz geliyor bana.
Heves ve Karayazı polemiği, polemik demek tam olarak doğru değilse de, Orhan Kahyaoğlu ve Ramis Dara gibi yazarların "deneysel" şiir üzerine yazdıkları ve son günlerdeki benzeri tartışmalar, mesela Ahmet Güntan'ın Kitap-lık'ta yayımlanan son "parçalı ham"ı hakkında sündürülmüş tartışma, ne de burada söylediklerimiz şiirden öte çok başka konulara sürüklüyor ve geri getirmiyorsa bizi, çok daha temelde bir yerde bir hata olsa gerek.

Herkesin "görülme" ve

Herkesin "görülme" ve "hakkiniyetle kendisinden bahsedilme" beklentisi vardır. Açıkcası yaptığımız şeyleri sandıklarımızda tutmadığımız, sadece apartmanımızda dağıtmadığımıza göre, iletişim içinde olduğumuz her "node [uç]" ile böyle eşikler inşa ederiz. Beklentilerimizin ucunda yatan şey "benden bahsetsinler" de olabilir, "bizden bahsetsinler de" olabilir, "bizi anlasalar keşke" de olabilir. Bunlar gayet doğal şeyler. Ama bizi görmesini istediklerimizle kurduğumuz ilişki, ne yazık ki bu tür sevgi/nefret ilişkisi olduğu için istenilen verim hiç bir zaman yerine gelmiyor. Bu yaşadığımız toplumla ilgili zaten. Herkesin kendisini mağdur hissettiği anlar var, bu anlarda, "karma"nın devreye girmesini beklemek de bir yöntemdir (allah'tan bulsunlar!), öfke ile hareket etmek de (topunuzu s*k*yim!). Bu aralıkta hayatlarını geçiren kuşağımızın diğer şairleri, bu tür enerji patlamalarını (içe ya da dışa) sergileyerek şiir yazıyorlar, yani tam bir yeniyetme ahlakı ile.

Fakat yeniyetme ahlakı ile köylü olma bilinci kentin içinde kendisine imkanlar bulduğunda bunu çok kolay tüketiyor. Haydan gelen, resmen huylara gidiyor. Geçen 10-15 yıl içinde herşeyin çok kolay "buharlaştığını" gördük öncelikle. Ne dergiler, ne iddialar, ne çabalar, aslında bir tramplenmiş, bu tuhaf. Nereye atlamak için? Polit Büroya mı, Sıradışı Kahramanlar Ligi'ne mi? Hiç birine. Örneğin tarihte bir adım daha ileri gitmek için değil. Tam bir mirasyedi edası değil mi bu?

Türkiye'de artık "deneysel"(*) diye birşeyi konuşabiliyoruz, çünkü bunun arkasında mancınıklar olmadı. Orasından burasından kırparak, sahteleştirilmiş, içselleştirilmemiş birşey değil artık bu. Taklid değil, Batıcılığın portföyünde bir başlık ya da madde değil. Gayet yerli, gayet içten ve gayet sağlam birşey.

Şimdi, şiir hayatını sadece "şairanelik", sadece "poz" üzerine kurmuş biri için bütün bunlar zulümdür gerçekten. Zinhar'ın ilk sayısında bir Bulatov söyleşisi vardı, Zaum üzerine. Orada Bulatov şunu ifade ediyordu:

"Şair her zaman şairdir. Değişen sadece poetik tekniklerin düzeneğidir. Örneğin görsel şiirde (visual poetry) şair görsel ifade araçlarını kullanır (tiopgrafi, kolaj vs). Ses şiirinde (sound poetry) bir takım ses olanaklarını kullanır. Burada esas nokta, şairin diğer alanlardaki araçları kullanması ile müzisyen ya da aktör olmayacağıdır. Hala düşünme yolu dildir. Aynı şey yeni gelişen diğer teknolojileri ve bu teknolojilerin araçları için de geçerlidir; çeşitli programlama olanakları, biyoteknolojiler, tele-sunum vs. Şair sadece tek bir özelliği ile ayırd edilir-onun dil ile ilişkisi teknolojinin elverdiği değişik araçlarla (ses, video, sci-sanatın değişik aygıtları vs) oluşur ya da dolaylı bir söyleyişe ulaşır."

Bu, zihin açıklığıdır. Ancak "kapalı zihinler" her bir boktan fazla emindirler. Allah sizi yobaz yapmasın, tek dileğim budur. Bu yukarıdaki ifadeleri Rus Modernizmi son 100 yılda elde edebildi, bugün hala "şiire bok girer mi?" diye böğürenlerle karşı karşıyayız. Bu mu ilerleme, bu mu yenilenme? Bu tür "ahlaki" sorular sormak mı mesela?

* deneysel ifadesini ben kabul etmiyorum. Çünkü deney-selinden taşmış gelmiş çabalar çok az. Çünkü malzeme hala dize, hala kelime. Böyle önyargılarla şiirde deney falan olmaz.

özeleştirel açıklama

Serkan'ın kendimize bakmak konusunda yazdıklarını okuyunca ben de bu kendimize bakmak meselesini kendime bakmak olarak yorumladım yani bir özeleştiri süreci olarak.. Sahiden de durum bu kadar vahim mi yoksa Sepp'in duygusallaşma ile gelen tehlikelerden bahsetmesi bizi bazı kör noktalara doğru sürüklüyor mu diye düşündüm.. Evet , gerçekten bazı kişiselleşmeler kimi zaman bakışlarımızı etkileyebilir, haklı da olabiliriz. Ama bazen de bu kişiselleşmeler bizi nesnel yargılardan uzaklaştırabilir. Burada iki tür olumsuzluk var: 1-Şiir okurunu yanlış yargılarla yönlendirme sorunu 2- Eleştirdiğiniz şairlere veya dergilere haksızlık gibi bir istenmeyen durum..

Çok nadiren girilmesi gereken kimi kez de sadece kişisel kalması gereken bazı durumların açığa vurulmasından tutun da duygusal tepkiler sonucu yanlış veya eksik yargılarda bulunmaya kadar giden çoğu yaklaşımımızdaki tek kriter değil ama öncelikli ilk kriter olarak yine kendim duyarlılığımız karşımıza dikilir. Nitekim, bende de öyle oldu; yazdığım tüm cümleleri tek tek gözden geçirdim acaba bir yerlerde eksik ya da yanlış itham veya hükümlerde bulundum mu diye. Aslında şöyle bir dezavantaj da var: yazdığınız her çelişkili hüküm sizi bağladığı gibi daha önceki yazılarınıza da ters düşeceği için en başta sizi baltalar; imajınız değildir mesele, kendinizle olan tutarlılığınızdır asıl sorun! Bir başkasına yaptığınız haksızlığın sizde uyandırdığı vicdan muhasebesi de ayrı tabii ki! Sonuçta ben yazdığım metinlere baktığımda şunları gördüm(metinlerinize yazdıklarınıza bir zaman sonra bakmayı deneyin!):

1- Bir dergiden(Heves'ten) farklı anlayışta şairin geçmesi kötü bir şey değil, sonuçta o dergiyi de olgunlaştıran bir süreç bu; kaldı ki beş yıllık bir süreden bahsediyoruz bir dergideki şairler nasıl değişiyorsa dergilerin şair editörleri de değişecektir elbette.. Hatta bu durum umut vericidir de! Amcalar ve üçüncü tekil şahıslar demişim bu da bir şiir eleştirisinde olmaması gereken şiir dışı değerlendirmeler; benim gibi hep şiir içi kalmaya çalışan birine yakıştı mı şimdi! Özür dilerim bu şair arkadaşlardan, başkası yapsa kızacağım şeyleri kendim yapınca rahatsız oldum..
2-Klişeye karşı çıkıyorlar diye büyük bir şair kesimini oyaladıklarını söylemişim.. Beğenirsiniz beğenmezsiniz her derginin bir tarzı vardır, bu da ne ifade ediyor belli değil..
3-Hem sonra bu dergide biz yıllarca yazdık, hakbilir olmak da lazım.. Ücra'nın görülme gibi bir sıkıntısı olmadı çünkü öyle bir derdi yoktu aslında(ne çabuk unuttuk!)Böyle bir şikayetimiz niye olsun..
4- Görsel şiire belki yeterli ilgiyi göstermediler ama böyle bir zorunlulukları ya da misyonları da yok ki .. yine de dergileri incelediğimde birkaç şey görebiliyorum: şöyle söylemek daha doğru sanırım başka bir yerden bakıyorlar şiire.
5- Ücra'nın hakkından bahsetmek pek hoş değil aslında orada vurgulamaya çalıştığım hangi dergi olursa olsun hakkının verilmesiydi, yanlış anlaşılabilecek ifadeler bunlar..
6-Kilikya çetelerinde bizans entrikaları bitmez! Entrika sonuçta bizim ifademiz çete gibi.. Doğrudan ispatlanabilecek bir şey olmadığı gibi şiir dışı bir yaklaşım.. Karşımızdakine ne kadar kızarsak kızalım söylenmemeli..
7- Utku'yla ilgili söylediklerim benim düşüncelerim.. Yalnız iyi yanlar yok mu kitabında tabii ki var..Toptancı eleştirilerden kaçınmak lazım genç eleştirmenlerin şevkini kırmamak için.. Yalnız ona tavsiyem daha ayrıntılı ve analitik bir yaklaşımı seçmesidir nacizane eleştirim diyelim.. Bu kitap şahsen beni hiç tatmin etmedi diyebilirim.. Bir eleştirmenden bizden niye bahsetmedi diyes erzenişte bulunacağım hiç aklıma gelmezdi; öyle bir duygu seliyle(kızgınlıkla) yazmışım ki o anlam çıkmış, böyle bir niyetim olamaz
8- Güntan, o.konuk ve e.akın sadece şair isimleri derken büyütülmemeleri gerektiğini vurgulamak istemiştim her şair gibi.. Bu onları değersiz kılmaz değil mi! Sadece her şair kendi motivasyonunu kendinden devşirmek zorunda! Fakat ben öyle bir ifade kullanmışım ki: gölgesinde kalmak! Aslında bu genç şairlerin tüm şiirlerini okudum.. Sevdiğim şiirleri kadar hiç beğenmediğim şiirleri de var; yukarıda adı geçen şairlerden etkilenmeleri gayet doğal her şair gibi ama gölgesinde kalmak ve abartılan saygı gibi ifadeler hoş değil.. Kusura bakmasınlar!

Sonuçta bu arkadaşlarla yöntem ve düşünce farklılıklarımız olacaktır ama ben aradaki saygı ve güven ortamını kendi adıma korumakta kararlıyım.. Bu nedenle burada adı geçen Heves dergisi şairlerinden ve Güntan, Konuk ve E.akın'dan özür dilerim.. Kendimi böyle bir yazıyla bağlamayı istemeyeceğim gibi kimsenin hakkını da yiyemem şiir görgüm bunu gerektirir. Tüm bunların dışındaki şiir üzerine olan ayrımlarımızı şiirin kendi çekim alanında halletmekten başka çıkar yolumuz yok; bunun dışındaki her yol bir çıkmaz yoldan ibarettir.. Şiir ötekileşmelerin son bulduğu, bulması gerektiği yerdir ve ben de bu konuda üzerime düşenleri fazlasıyla yapacak güce ve inanca sahip olduğuma inanıyorum.. Sevgiler selamlar..

Kendimize bakmak

Çoğu kez poetikhars etrafında yaptığımız herşeyin "yeterli" olduğu bilgisine erişiyorum kendimce. Ama sonra bir soru ile golgi aygıtına dönüşüveriyorum "Peki, görsel şiir ne işe yarar?". Örneğin bunu bana soran, ödüller almış, hakkında sempozyumlar düzenlenmiş bir şair. Ayaküstü bu soruyu yönelttiğinde, insanların, şairlerin, yenilikler konusunda çok feci korumacı -bu anlamda muhafazakar- ve aynı zamanda da "çıkarcı/hazcı" bir yaklaşımı benimsemeleri tuhaf da değil hani. Ama durum bu.

Zinhar 5 sayı çıktı, poetikhars.com ve zinhar.com yaklaşık 5 yıldır ayakta. Bir sürü şey yapıldı, sergiler, dosyalar, yazılar, eleştiriler kavgalar. Ve bütün bu çevren içinde "ülkemize özgü" olan ne var ise, onunla karşılaşıyorsunuz. O yüzden aslında hiç birşey yeterli değil.

Çıkardığımız dergiler örneğin bir Zaum etkisi yapmıyorsa sanat camiasında ya da bir 291, 391 etkisi yapmıyorsa sorun biraz yaşadığımız çevrede, biraz da yaptıklarımızda. Demek ki eksik birşeyler var, oluyor, olmak durumunda. Bununla yüzleşmek gerek. Ne Ücra, ne Heves, ne Atlılar, ne Mizan "yeterli" değildi, çünkü onlarla işimiz demek ki bir yerde yarım kaldı, devam ettirdiğimize göre. Ne madde şiir tamdı, ne de deneysellik ifadesi. Diğerlerinin körlükleri ile karşılaştırmayalım durumu, durum öyle değil.

Ben diyorum ki son 10 yıldır, 20 yıldır yapılan iyi şeyleri, çok az görünen ve takdir edilen bir çevre gerçekleştiriyor. Bu çevrenin (bir cephe değil) moda tabiri ile AKÎL adamları/kadınları olaya el atmak durumunda. Ortaya çıkan zenginlik, bu ülkenin alışık olmadığı bir zenginliktir. Zeynep Cansu Başeren, Derya Vural, Barış Çetinkol, Ayşegül Tözeren, Suzan Sarı vb. bu ülkenin görmediği türde bir iş yapıyorlar, bu ülkenin dilinin bilmediği bir yerden şiire başladılar ve gerçekten çok sıkı işler de çıkmıyor değil.

Ha denebilir ki, "bunlar senin kadron, o yüzden sayıyorsun isimlerini". Bir kere ben bu şairlerin isimlerini asla öyle zar atar gibi saymadım, hatta bunu saçma buldum. Eksik bıraktım hatta, işin o kısmını. Ama şimdi kısmi birkaç elemeden sonra hala inatla üretmeye devam ediyorlarsa, artık, kusura bakmayın, bu insanlar nal gibi şair olmuşlardır ve bunu ölçmeye, biçmeye kimsenin hakkı falan da yoktur.

Toparlarsak, durum iyi ve bizden öncekilerin yapmaya korktuğu herşeyi çekinmeden yapabiliyoruz. Bunu küstahlık, gençlik falan ile açıklayamayız. Daha derin ve çağa uygun şeyler var. Bugün bu kadar rahat "deneysel" falan diyorsanız bunun sebebi sadece siz olamazsınız, bugün sadece bu kadar "görsellik ve şiir" konusunda yazıyorsanız, bu sizden önceki kuşakların bu işi tam yapması ile ilgili değil, bizim sayemizde. Ve bu "biz" anonim de değil.

son olarak

hiç bir şey bütünüyle kötü değil elbette.. kitabı karıştırdıkça katıldığım şeyler de buluyorum.. bu kitaba tümüyle karşıyım demiyorum tabii ki..

Ben ücra ile ilgili olan karşı çıkışımı yazdım, dediğim gibi başka eleştirilerim de var .. yalnız artık çok uzatmamak en iyisi.. öyle e-mail'ler alıyorum ki ben yazdıkça veya birileri eleştirdikçe iyice tahrik oluyorlar.. Ben burada kimseyle sürtüşmek için yazmıyorum.. bu arkadaşlara eleştiri yöneltiyorsak bir anlamda değerlerini teslim ettiğimiz içindir.. Fakat ayrımları da belirtmek gerek! Keşke onlar da burada kendi düşüncelerini ifade edebilseydiler.. Burası da kapalı bir site değil sonuçta..
yaptıklarımız ortada demeyi ben tercih etmiyorum pek..Biraz kariyerist bir laf gibi geliyor aslında.. yaptıklarımız her zaman tartışılabilir elbette.. Ama bununla ilgili bir çifte standarda karşıyım sadece..

burayı da bu tip konularla daha fazla işgal etmek istemiyorum daha fazla.. hem site sakinleri daha iyi tartışmaları hak ediyor diye düşünüyorum hem de eleştirdiğimiz kişileri daha fazla rahatsız etmek anlamsız gibi geliyor bana.. sabrınıza teşekkür ederim.. Kırdığım insanlar varsa özür dilerim ama düşüncelerim de bunlar..

...

Bu tip durumlarda yapılacak iki şey olduğunu düşünüyorum. Ki sorular "ücra" için yazılanlar üstüne "ücra" adına içeriden soruluyor. Ya "çok da önemli değil böyle olması bizim için, yaptıklarımız ortada" diyeceksiniz ve geçeceksiniz ya da bu soruların -soruları cevaplayıp cevaplamamak da kendisine kalmakla birlikte- "doğru adres"e sorulması gerekiyor. Ama "ücra" adına bunları sormakla kitabın bütününde ortaya konan şeye dair bir şey söylemek ya da söylememek aynı şey olmasa gerek.. (ikisi için de hak görülebilir) Yoksa mesela yıllıklar konusunda olduğu gibi, mesele yıllıkların bu halleriyle her koşulda kangren olması değilmiş de sadece "a nın ya da b nin orda olup olmamasıymış" gibi bir tabloyla karşı karşıya kalırız... Tabii herkes ayrı bir noktadan bakar, mesele edinir, edinmez.. o da başka...

Sonuçta poetikhars belki bu tür konuların konuşulabildiği (en azından benim gördüğüm) en düzgün yer ya da yerlerden biri diyelim.. Ama nihayetinde burda da konuşup geçiyoruz.. Dergiler niye varlar ve her şeye rağmen niye önemliler, önemli oluyorlar ki... Tüm bu şeylerin sıkışıp kalmaması için belki de .. Dergilerin dağıtımı, baskı adedi ortadayken gerçi en fazla ne olacak.. Daha geniş bi alanda sıkışıp kalacak.. Ama yine de kritik konularda bu evladır..

Biraz da konunun bu noktaya gelmesine neden olduğum için son bikaç şey yazmak istedim. Söylenecek pek bir şey yok dediğiniz gibi...bu konuda bu noktadan sonra gerisi size/ücra'ya kalıyor.

Şiirimizde milenyum kaçağı

Muhatap olduğum için değil ama birebir bu konularda konuşup kendimi bağladığım için bir nevi sorumluluk hissiyle yazdım Özmakas'la ilgili şeyleri.. Sorduğum sorular aslında birer yanıtı içerdiği için içinde, doğrudan yanıt beklediğim şeyler değildi kuşkusuz.. Zaten size yönelik de değildi sepp.

Akatalpa konusunda ise sanırım siz Ramis DARA'nın giriş yazısını okudunuz sadece, bir de bir kaç sayfa ilerideki kitaplarla ilgili yazdıklarını okusaydınız ne tür bir polemikle yüzyüze olduğumuzu daha iyi anlardınız kuşkusuz.. ya da okudunuz ben anlayamadım..

Serkan'ın sağ-sol ile ilgili eleştirilerini de buna bitiştirerek okumak kaçınılmaz oluyor niye mi? Çünkü, yıllarca bize islamcı şair muamelesi yaptılar kendilerince Konya'da ikamet ettiğimiz ve hatta Konyalı olduğumuz için! Ama bu konuyla doğrudan alakası yok elbette, sadece tecrit etmenin niteliğinin ne üzerinden yürüdüğünü göstermeye çalışıyorum..

Haddini aşan övgüyle hak ettiği arasında sıkışmış elbette şair de olabilir politikacı da.. Ben bizzat kendim olmayı umduğum için haddimi bilmeye çalışıyorum, elimden geldiğince.. Bazen haddinizi öyle bilirsiniz ki başkaları da bunun haddi burasıdır nasılsa dışarı çıkmaz derler; öyle bir durumda aciliyet durumunda da çıkmak gerekebilir. Yoksa bir ideal oluşturursanız o ideal bir gün size dönmüş bir araç halini alabilir. Böyle bir tecrübem oldu maalesef..

Ramis Dara ise alaycı ve hafif bir dile sahip.. Bu tarz bir dile karşı değilim ama bunun da bir işlevi olmalı değil mi.. çözmeli, iliştirmeli ya da ne bileyim bir faydası olmalı..

Dün yazdıklarım beni öyle bağladı ki Özmakas konusunda açtım kitaba bir daha baktım:' Ücra dergisi adından aldığı gücü doğru kullanmak için mücadele sergilemiş ancak kendi poetikası doğrultusunda kim yazarsa yazsın kayıtsız şartsız derginin sayfalarını açmış ve kendini yaralamıştır. Şiir yolculuğunun Ücra'nın amaçları ile yakından uzaktan ilgisi olmayan Aziz Kemal Hızıroğlu'nun bile bu dergide somut şiir yayımlaması, şiir yayımlamak için artık girilmedik kılık bırakmayan şairlerin bu işi ne boyuta getirdiklerinin kanıtı olmuştur. Yine de Ücra'dan çıkan Barış Özgür (baranesmer müstear adıyla da şiirleri yayımladı.) halen şiir adına cılız da olsa bir ışık barındırmaktadır.' demiş kendisi, hakkını yemek istemem..

1) Barış Özgür şimdi nerede? şimdilik ortalarda yok
2) Bir müstear adı açıklamak sana düşer mi? ne haddine..
3) Hızıroğlu'nun somut bir şiir yazmadığı ve öyle bir iddiasının da olmadığı ortada.. Bizim de öyle bir iddiamız yoktu. Adamcağız bir etkileşimle böyle bir şiir yazmış, arkasının gelip gelmeyeceğini bilmiyoruz ama iyi bir şiirdi bize göre.. Niye yayımlamayayım.. Ben şiire bakarım yazanının arkaplanına değil.. Aynı sebeplerle ve aynı şekilde Serkan'ın daha önce bahsettiği gibi şiirleri Heves'te yayımlanan Sina Akyol'a niye yöneltmiyorsun eleştirilerini? ya da Heves'e yayımladığı için aynı eleştiriyi yöneltmek mümkün değil mi?
4)Ayrıca bizim ismimizden bahsetmemek için elinden geleni yapmış sağolsun, garezi neyse? demek ki bunu hak etmiyoruz.. olabilir tabii ki.. bir şey demiyorum..ayıp olur artık ötesini beklemek kendi adıma..
5) kim yazarsa yazsın kayıtsız şartsız sayfalarını açmak? pes yani.. Özmakas'ın da bu dergide bir metni yayınlandı.. Yayın kurulunda mı ki hangi şiirleri isimlerine bakmadan elemek zorunda kaldığımızı bilecek..
6) tüm bu yazılar Pan/heves kitaplığı tarafından basıldı.. Heves buna nasıl razı oldu/ses çıkarmadı? Burada ben art niyet görüyorum açıkçası.. çünkü Ücra'yı beğenmeyen tüm o editörlerin ikinci kapısı Ücra oldu hep, bunu da mı reddediyorlar?( Evet Ö.Şişman öyle söylüyor)

bunlar hep bir birikimin dışavurumu.. Umarım artık hepimiz aklımızı başımıza alırız başka bir şey diyemiyorum..

sorular

Öncelikle herkese iyi sabahlar..

Dün yazdıklarımın muhatabı bire bir kimse değildi aslında. yani Murat'ın yazdıkları onun bu konuya bakışını biraz daha ortaya koyuyor ama bir hedef değildi. yine de teşekkürler..

Sorulara gelince, bence insan başkasına soracağı soruları da önce kendisine sorar ve hatta olası cevapları bile verir. Merak ettiği kendisine sorduğunda veremediği cevabın hangisi olduğudur biraz da ya da neyi kaçırdığı... Dolayısıyla benim dünkü yazdıklarımın "bir tür avukatlık" ya da "savunma" sayılmaması için (benim tarafımdan bile) bu soruları sormuş olmam gerekirdi. Dahası bu benim kişisel inancım. Aksi takdirde de böyle yazmamalıydım diye düşünürüm. Dolayısıyla bir değil onlarca soru sordum, başkaları da sordu. Gelen cevapların soruları (ona göre / gönlümüze göre) karşılayıp karşılamaması ise başka bir şey.. Ama sorular konusunda içiniz rahat olsun..

Ve "zar atmak" benim deyimim değil.. Hatırlarsanız kitapta adı geçen şairler için atılmış zarlardı bunlar.. Sonra da zar atanların üstüne zar atıcılar gördük tabii..

Ramis Dara ile ilgili linke baktım. Gördüğüm, okuduğum bir şeydi. Görüp, okuyup, bir kenara koyduğum bir şeydi. Herkes "ev"ini, var ise öyle ise "cephesini", "dergisini" vs. korumak, kollamak ister de durmadan "benim" bir şeyim denilmesi, hesapların bunun üstüne yapılması hoş değil... Olası anlamları da çürüten bir şey. Ayrıca bu noktada yazılanlarda bir nesnelliğin olması mümkün değil. Evet bazen ve belki de çoğu kez nesnelliğe giden yol içeriden geçer, düğmeye basıldığı bir an vardır ama yola çıktığınız yerle geldiğiniz nokta arasında hâlâ sizi yine sadece size bağlayan tek bir doğru varsa, bunun kendimiz de dahil kimseye bir faydası yok. Dolayısıyla hem Akatalpa'da hem de Kitap-lık'ta yazdığı yazıları "kendince" buluyorum. Çoğu zaman beni ilgilendirmiyor. Yoksa çiçekler üzerine yazılmış bir şiir kitabı hakkında yazarken şiir eleştirisi adına "ama x çiçeğinin adı y bölgesinde x değildir z dir".. sonra "w" çiçeği de ayrı güzeldir" filan gibi (abartı bana ait) şeyler okumazdık sanırım... Bu ve benzeri örnekler sıkça görmek mümkün.

Bu konuda son söz olarak "Haddini aşan övgüyle hak ettiği övgü arasında sıkışmış bir eleştirmen düşünebiliyor musunuz?" cümlesini çok önemsediğimi söyleyeyim.. Şüphesiz "eleştirmen" sözcüğünün yerine pek çok şey daha konulabilir ve bu söyleyiş hepsinde de aynı değeri taşır..

proce procedir

bile isteye bilmeye isteye

nasıl olursa olsun birileri bu işlerin bir yerinde yer alıyor.birileri de kendini iyi göstermek için çırpınıp dursun artık. şiire de gerek kalmayacak göreceksiniz.çünkü o oraya kadardı.

şiir adına elbette bazı bağlantılarım olacak bunlar duygusal veya duygusal olmasın kafayı çalıştırdığım zamanlar da olacak.şiiri tartıştırmayacaklar artık.bunu çete gibi basit bir mantıkla çözeceğimizi de düşünmüyorum.

ücraya sadece barış özgür bağlamında bakan bir yapı ikibinlerin dinamikleri arasında serkan ışını murat üstübalı göremeyen zihin proce dışında nasıl açıklanır ki...