Buradasınız

Sizin deneysel şiir dediğiniz şey?

Birincil sekmeler

serkan_isin tarafından 3. Mayıs 2009 - 15:03 tarihinde gönderildi
Çok iyi!
O kadar iyi değil!

Puanlar: -8

‘yukarı’ dedin

karayazı - heves Polemiği.

Mehmet Öztek dergi sayfalarından e-posta gruplarına oradan da dedikodulara, oradan da yine dergi sayfalarına taşınan –bana göre aşırı gereksiz- bir tartışmalar zincirini esas alarak, Karayazı’ya bir cevap yazmış. [[Heves]]’in Nisan 2009 sayısında yayınlanan bu yazıdan benim kabaca anladığım birkaç şey var. Bunları paylaşmak isterim.

Karayazı yalnız değil, yani heves’e çatarken belli bir kamunun desteğini alıyor. Ersun Çıplak’ın yazdıkları, düşündüklerinin değil, belli bir çevrenin –ki bu çevre hepimize malûm bir koalisyon- dalgalarının üzerinde Karayazı’yı bir sörf tahtası gibi kullanmaya çalışmakla ilgili. Zaten bu tavrı yüzünden de, her ne hikmetse kabul görüyor. Her ne hikmetse diyorum çünkü bu dergi mergi işlerinde bu kadar çabuk intibak etmek mümkün değil. Şiirin gündemini belirlemek başka, ortasından dalıp olaylardan kopya çekerek, ne revaçta ise onun üzerinden eleştiri gevelemek bambaşka bir şey. Ama mesele Karayazı’nın kısmî ve mum alevi kadar solgun cinlikleri değil. Mesele heves’in ve Öztek’in bu ortalama karşısında ne düşündüğünü bir türlü söyleyememesi ve aslında burada da tuzağa düşmesi. Her ne kadar benim canımı aşırı sıksa da, bu tartışmalardaki saçmalık düzeyinin daha bir can sıkıcı olduğunu düşündüğümden bunları yazıyorum.

- Öztek, heves’in yayın politikasının esnekliğinden bahsederken bir yandan da kamuoyunda oluşan hevesçiler, somutçular, biçimciler falan gibi etiketlere karşı neden sessiz kaldığını bir türlü açıklayamıyor. Tamam heves’in ilk sayıları kesinlikle deney ile ilgili değildi –çünkü ortada bir argüman yoktu- fakat her nedense, işler deney tarafına doğru eğrildikçe (poetikhars ve görsel şiir üzerinden yapılan dosyalar, bizim etkimizin artması, tartışmalar vs) heves’in de yayın çizgisi bu yöne doğru eğilmedi mi? Bu sadece “çağın şiiri” falan diye açıklanamaz. Çağın şiiri son 5 yıldır içinde “deneysel, somut, görsel” gibi laflar taşıyor. Bir düşünelim bakalım, neden? (Sayfa 83, ilk paragraf bunun cevaplanamadığını gösteriyor).

- Karayazı’nın ve diğerlerinin (isimlerini yazmıyorum, zira bundan haz alıyorlar) getirdiği eleştiri neye allah aşkına? Ortadaki tartışma, dizeli şiiri “şöyle mi yazalım”, “böyle mi yazalım” tartışmasından öte ne? Modernizmin verimlerini bu güne kadar düşünmemiş, şiir envanteri içinde bulundurmamış fakat bol keseden atma dediğinde mangalda kül bırakmayan birkaç dergicinin, ortada popüler/revaçta olan ne varsa, onunla ilgili fikir ve küfür yürütmesinden başka hiç bir şey yok! Can sıkan bir nokta da, “deneysel” lafının kapsamının nedense “deneysel şiir” yazanlar tarafından değil, eleştirenler tarafından belirlenmesi.

- Öztek, 84 ve 85. sayfalarda bir izlekten bahsediyor. Az önce sorduğum üzere “neden ki?” sorusuna cevaplar arıyor. Ama ben soruyorum buradan Sina Akyol’un şiirleri ne idi peki? Sina Akyol, bugüne kadar neyin, ne tür bir deneyin peşinde koşturuyordu? Kaç sayı boyunca ben Sina Akyol gördüm o dergide, ilk okul çocukları gibi sağa sola serpiştirilmiş dizeler, kelime parçaları ile. Minimalizm miydi? Neydi? Ve içeriği neydi o şiirlerin? Hesap mı şaştı yoksa o zamanlar niyetler bambaşka mıydı? (Bana sorarsanız bambaşkaydı, hem de ne başka!)

- 86. Sayfada Öztek, bir ton isim sayıyor. Akif’ler, Galib’ler, Orhan Veli vs. Benim görüşüme göre bu adamların hiç biri deney ile ilgili tek bir düzgün laf etmiş değildirler. Şiiri tanımlama işi, kendince tanımlama işi bambaşka bir şey, birisi köye yeni bir adet getirdiğinde “du bakalım!” diyebilmek için bir kenarda ölçütler bulundurmak bambaşka bir şey. Modern Türk Şiiri’nin tutan verimleri var. Bu tutan verimlerin ve bunlara ait sözlüğün, söz diziminin “deney” denen şeyin projesi ve müfredatı ile ilişkisi aşırı havaî bir şey. O şiirde sağ-sol, ilerici-gerici, lirik-epik vs. bir ton şey var. Bu bir ton şeyin bizi götürdüğü bazı siyasalar var. Ama bunların hiç birinde, şiire, şiirin neliğine dair, sorular yok. Yani sayılan adamların, isimlerin –ünlü olmaları ve şiire başka yerlerden bakmaları dışında- ortak hiçbir yanları yok. Öyle olsa izleri sürülebilirdi. Bunların şiirin anlayışı ile ancak dalga geçebilirsiniz şimdilerde, eğer ciddiye almak içinizden gelmiyorsa.

- Öztek’in yürüttüğü tartışma kabaca bir biçimcilik tartışması aslında. Çünkü biçim ile içerik arasındaki bağın belirleyiciliğini bir türlü anlatamıyor. Bir türlü ortaya bir “söylem aralığı” çıkmıyor. Eski yeni nasıl olur belirlemesi, yeni ne olabilir sorusu falan gibi birşeyler. Oysa Türk Şiiri’nin yeniye ihtiyacı yok. Türk şiiri kendisine gelenek olarak gördüğü şeyin ağzının payını vermek için can sıkıldıkça evire çevire yeniledi şiiri. Ama geriye ne kaldı? Yine gelenek denen şeyin çevrimi, artık gelenek haline gelmiş bazı hassasiyetlerin hayaletleri ve bastırılanın geri dönüşü. Lirik şiirin, epik şiirin aldığı hali bir düşünün.

- Öztek, yeninin ideal şartlarda bir eleştiri ve birazcık da kuram taşıması gerektiğini düşünebilirdi. O zaman ortaya Sina Akyol gibi bir facia çıkmazdı. Aslında karşı olduğu şeyin üzerine kalması bir yana, buna nasıl cevap vereceğini de bilmiyor. Ve sanıyorum böyle giderse, ligin üst sıralarına oynayacak ama rakipleri Soylu Yenilikçi Şiir, Nanonizm, Neo-Epik ve buna benzer “karınağrıları” olacak.

Bu arada, bütün bu tartışmalarda “görsel şiir” falan diye geçiştirilen bir şey var. Bu, zaten tartışmaların ne kadar boş olduğunu gösteriyor bana. Karayazı gibi dergilerin çektiği en büyük numara, sizi Batılı Modernizmin dehlizlerini biliyormuş edaları ile soru yağmuruna tutmaları. Hayatında modern resim ile, postmodern-sanat ile kurduğu ilişkinin ne olduğunu bilmeden, mimari, müzik vs ne düşünür, ne bilir bilmeden oradan oraya örneksiz, ideallerle, alıntılarla ve saçma sapan anakronizmlerle köşeye sıkıştırdıklarını düşünmeleri. Ortaya konan örnekler ise, genelde ya Mallarme, ya da “gül şekli verilerek yazılmış dizeler”den öteye gitmiyor. Ve bu tuzağa Öztek düşüyor. Birilerinin deneysel şiir dediği halt beni ilgilendirmiyor. Ersun Çıplak’ların düşündüğü gibi de kimse kimseye “neden böyle yaptığını” tek tek açıklamak zorunda değil. Emek verin efendi! Ortada yeni, iyi, tuhaf ya da kötü bir şey olduğunu düşünecek kadar göz atıyorsanız, zaten iletişim kuruyor eser sizinle. O zaman bunu reddetmekten vazgeçin de, okumayı deneyin. Bildiğiniz gibi okuyamadığınızda da, ailenize küfür edilmiş gibi kabadayılanmayın kimseye. Bir de, herkes avangart görmüş, herkes modern sanatın olmazsa olmazlarını falan belirliyor, herkes sanat tarihçisi, herkes bir kez müze gezmiş, herkes sanat galerilerinde en uç örnekleri izliyor gibi de davranmasın, komik görünüyor.

Son olarak Aydınlanma Projesi, Modernizm, Modernite vs. sadece şiir üzerinden tartışılınca işte ortaya böyle Türk İşi bir şey çıkıyor. Öztek’in de kurduğu dizge, aynı bu dizge işte. Ve bu da sanıyorum bana tuhaf geliyor. Çünkü kuramsal olarak bu sistemden beslenince, ortaya ne çıkıyor?