güle güle 2000-2010

Birincil sekmeler

Yılın beşinci yıllığı da [[Üç Nokta dergisi]]yle beraber çıktı geldi. Üç Nokta, 2009 baharında 2000’ler dosyası yapmıştı, 1 demişti… 2010 baharında (bahar sayılır yine de) 2000’ler 2 dosyasını yapmış oldu. ... Açıkçası birkaç gün önce dergiye de yıllığa da baktıktan, okuduktan sonra kafamda bir sürü şey oluşmuştu. Hatta buraya da alıntılayarak yazayım bazı şeyleri diye de geçirmiştim içimden. Ama bugün baktım da kendime, elbette söylemek istediğim birkaç şey var ama hiç alıntı yapasım yok mesela. ... Yıllığı bir kenara koyarsak ki aslında dergiyle yıllık birbirine fena halde karışmış. Aslında yeni sayısı bir yıl sonra çıktığı için dergiye de “yıllık” demekte bir sakınca yok. Dergide de yıllıkta da aynı isimlere benzer sorular sorulması bir karmaşa yarattığı gibi, cevaplayanlar açısından da bıkkınlık yaratmış anladığım kadarıyla. Ki insanın okuyası da gelmiyor. ... Örneğin [[Haydar Ergülen]]’in yıllıktaki yazısı zaten bir süre önce star kitap eki’ndeki yazısı, İskender’in yazısı BirGün kitap eki’nde yazdığı yazı… Belki de insanlar da haklı, aynı sorulara gide gide ne kadar farklı yanıtlar verebilir insan… ... Tabii pek çok ilginç şey de yok değil. Örneğin Lale Müldür dergide “beni aramayan, sormayan, benden şiir istemeyen dergiyi niye izleyeyim” diyor. Fransa’da iki kitabım çıkacak vs. burada ciddiye alınmıyorum, selam olsun kabilinden şeyler diyor… Yıllıkta konuyu Ahmet Güntan’ın olaylı şiirine getiriyor, o dönem internette okuduğumuz yazısını yazısına katık ediyor.

[[Gülseli İnal]], 2000’ler yeni bir şey yapamaz, çünkü o yenilik 80 kuşağı tarafından yapıldı, bir gelenek oluşturmaları mümkün değil türünden şeyler söylüyor. Yeterince dergi yayınlanmıyor ama ben [[yasakmeyve]]yi seviyorum diyor. ... [[Mustafa Köz]], görsel şiir diyorlar, batı üç boyuta geçti diyor… ... [[Hilmi Haşal]], 4. ya da 5. sayısını yayımlayan mesela Kurşunkalem dergisini 2000’lere kokusu sinen dergiler arasında sayıyor… ... Bir başkası izlediği dergiler arasında “Haşhaşi”yi sayıyor. Henüz tek sayı çıkmış olan (ekimdi galiba) bir dergiyi izliyor…belli ki pek yorulmuyor izlerken…

Hilmi Yavuz “yenilik mi, Nostradamus’un kehanetleridir bunlar, göreceğiz” derken, Özdemir İnce, şimdiye kadar kuşakdaşım, yaşıtlarım ve benden gençler hakkında hiçbir şey söylemedim. Bence 19. yüzyılın ikinci yarısındaki şiir hakkında bile tam olarak bir şey diyemeyiz diyor. ... Tabii belki de haklılar çünkü Faris Kuseyri’nin bu kuşak için hazırladığı sorular kendi başına da takdire şayan.. Örneğin “bu kuşaktan yıllar sonra müfredata girecek olur mu” diyor? Ben de içimden bu sorunun kime ne faydası var diyorum… Ayrıca müfredat nasıl olur da bir ölçü olur? Sonra bir başka soruda 2000’lerin yenilik şiirine gebe olduğu konusunda ne düşünüyorsunuz deniyor… Şiirde yenilik, yenilik şiiri… başka şeyler… ... 2000’ler derken kastedilen nedir, 2000’lerde yazılan şiir, 2000’ler kuşağı, 2000’lerde şiir yazmaya başlayanlar… Hangisi? Hangisi nasıl kümeleşecek, hangisinden kim kimi nasıl soyutlayacak… Sahi bu tarih nasıl yazılacak? (şart mı ve böyle böyle mi acaba) ... Veysel Ç. Uzun uzun yazmış hem dergide hem yıllıkta… 75 dergi çıktı 2009’da irili ufaklı diyor… irili ufaklı dergiler arasında ilk bakışta gözüme çarpan Fayrap, Karagöz, Yediiklim, Dergah, yumuşak ğ dergileri yok.. Belli ki yüzünü bir yöne çevirmiş… Daha da fazlası yoktur üstüne gidilse eminim… Demek ki 75 değil 100’ü geçiyor rahat rahat… Bu artış da ilginç… Çünkü bu artışın bir karşılığı olmalı. Yani bu doğru orantılı bir artış değil… Arz-talep dengesi desek hiç olamaz. Ne arttı, ne artıyor ki dergi sayısı yükseliyor… Bu şartlar altında iki ihtimal kalıyor. Birincisi şair sayısı artmıştır. İstesek de istemesek de nüfus arttığına göre. Çünkü bizde bir insanın şair olma ihtimali onun “okur” olma ihtimalinden daha yüksek… Ya daha makul bir olasılık olarak, bölünerek çoğalıyoruz. Yani payda değişmiyor ama o hep bahsettiğimiz mikro-dergilere dönüşüyoruz. Giderek okura hiç de ihtiyacı olmayan, böyle bir derdi de tabii… ... Poetikhars itibariyle de güzel gibi olan ya da “sayılabilir”, poetik hars da zinhar da görsel şiir de ve hatta bazıları ısrarla hala “dadakorkut” yazmayı tercih etse de en azından bir şaha kalkmak yerine bir “kabül” var… Hakça söyleyişlere de rastlamak mümkün… Üstübal da mesela sorulara yanıt verirken bunu gözetmiş belli… ... Vs. vs… ... Yıllık için bugüne dek aldığım (-) eksilerle yetinerek bir şey söylemiyorum. Zaten suyun boyu başımızı aştı. (Ne zor olacak edebiyat tarihçilerinin işi rivayete göre). Bu saatten sonra bir yıllıkta olmak da olmamak kadar (olmayanlara endişe veriyorsa) yıllıkta olanlara endişe vermeli… Şöyle sağına soluna daha bir dikkatli bakmalı… (yız) ... Sonuçta ben şunu anlıyorum bütüne baktığım zaman. Bu dosya işleri ölmüştür. Daha doğrusu biz döne döne aynı şeyleri, döne döne aynı şekilde, aynı kişilere sorarak, aynı cevapları alarak işin cılkını zaten çıkardık. Ne okunabilir ne anlaşılabilir bir şey var. Zaten birkaç yazıda da “sorularınıza yanıt vermiş olmadım ama diyeceklerimi dedim” havası baskın… ... Aktif bir dergi çıkarıyor olsaydım eğer belki şunu yapmak isterdim. Ki sanırım bu en azından anlamlı bir yan yanalık olurdu. (Yahut da Üç Nokta ikiye böldüğü dosyanın iki yarısını da ikizleştirmeseydi yani) Madem 2000’ler denince yaşlısı genci, huylusu huysuzu herkesin aklına menfi ya da müsbet “yenilik” filan geliyor... Ama bu “yenilik” herkes için de başka başka… Aynı dosyada, ... [[Görsel şiir]] [[Deneysel şiir ]] [[Popülist şiir]] - [[Neo-epik]] şiir [[Çoksesli şiir]] [[Polilektik heterotopya]] [[Parçalı ham]] [[Madde şiir]] Ve dahi varsa [[yeni-hece]], [[neo-klasik]] vs.. eklenecek şey… ... Soru filan da sormazdım.. Siz anlatın arkadaşlar ne demek istediniz, örneklendirin dilediğiniz gibi… Herkesin, hepimizin haklarında uçarı sözler ettiği bu alanlar hakkında madem ki adsahipleri var, ordan bir okumak ve de yan yana görmek önemli olurdu… İlgili şiir çalışmalarıyla da tabii.. Sonra belki üstüne yeniden konuşulacaksa ucu da açık olurdu zaten… ... Çünkü öyle anlaşılıyor ki dergi okumuyoruz. Okuyorsak da “beşi bir yerde” okumadığımız kesin… ... Neyse… Çok şükür 2000’lerden sonra tekrar benzer soruları sormak için 10 yıl beklemek gerekecek muhtemelen… öyle ya bugünlerde 2010 kuşağı harıl harıl şiir yazıyor olmalı…

Yorumlar

har kullanıcısının resmi

Görsel şiir (poetikhars-serkan ışın ekseninde belki Ş dergisi ya da görsel şiir yazan şairler) Deneysel şiir (heves ekseninde eklenecekler varsa) Popülist şiir - Neo-epik şiir (fayrap ekseninde eklenecekler varsa) Çoksesli şiir (Hayriye ünal) Polieklektik heterotopya (ücra – üstübal böyle ifade ediyor dergide) Parçalı ham Madde şiir Ve dahi varsa yeni-hece, neo-klasik vs.. eklenecek şey…

yıllığı daha edinemedim ama bu kısım da ne demek istendiğini de tam anlayamadım.

sepp kullanıcısının resmi

Bunların yıllıkla ya da dergiyle ilişkisi biraz dolaylı aslında... Daha doğrusu hem direk hem bana çağrışımı açısından dolaylı. 2000'ler denilince bu başlıklar (öyle diyeyim) daha önceki dönemlere göre öne çıkmıyor mu, en azından bu süreçte belirginleşmiş değiller mi? ve herkes ucundan bucağından bir şey diyor ya.. Ben de diyorum ki öyle bir sayı yapardım ki bu başlıkların hepsine yer verirdim... Mesela deneysel şiir nedir, heves bundan ne anlıyor, ne yaptı.. başı ne, nereye gidiyor.. "varsa ekler" dememin nedeni de tek bir muhatap göstermek gerekmiyorsa diye...

Yenilik denilince "evet bunlar yeni" ya da "canım bunlar da yeni mi" gidiş gelişleri arasında sözü sahiplerine verirdim.. demek.. Ve madem ki ana harita burdan oluşuyor, yan yana görmeyi/göstermeyi dilerdim... sen ne düşündün bilmiyorum...

har kullanıcısının resmi

ekseninde sözcükleri beni rahatsız etti.

sepp kullanıcısının resmi

doğru, belki haklı olabilirsin.. şimdi sen altını çizdikten sonra tekrar baktım eksen için... bir sözcüğü bildiğimizi düşünsek de bazen kontrol etmek gerekebilir çünkü... bir şeyi eşit iki parçaya bölen diyor.. bu anlamda söylemedim elbette. ama eşit iki parçaya bölebilmesi için de merkezden geçmesi gerekiyor.. dünyanın ekseninin kutuplar sonucuna götürmesi gibi (yanılıyorsam biri düzeltsin lütfen elbette)... dolayısıyla ana aks da diyebiliriz. hiçbir şey demesem de poetikhars ya da fayrap ya da heves desem ne olurdu? orda da başka itirazlar gelebilirdi belki daha dışarıdan... çevresi diyebilirdim... bu da onu bir tür daha geniş merkez yapardı... ki benim algılayışımda bu yönde bir sorun yok... buralardaki merkez'i bir iktidar gibi görmediğim için... ha bunun da doğallıkla oluşturduğu bir iktidar yok mudur, illa ki vardır... ama bu muktedir olmaya daha yatkındır, çünkü hayata geçmiş en az bir yanı vardır... amiyane bir tabirle söylersek biraz "olay yeri" gibi yani... yine de "eksen" orada can alıcı bir sözcük değil... ana mesele de değil... daha uygun bir sözcükle değiştirilebilir...

üstübal kullanıcısının resmi

'polieklektik' heterotopya değil 'polilektik' heterotopya olacak, buradan düzeltmiş olayım...

serkan_isin kullanıcısının resmi

mantığına aykırı bir kere. 1 yıl boyunca yıllıkların neredeyse aynı şeyleri görüyor olması, bunları farklı kişiler hazırlıyor halbukisi. üç nokta, çok kaotik. içeriğinden ziyade yıllık sunumunu tekrar bir gözden geçirmeli yapan arkadaşlar. bir kere her yıllığın sunduğu şeye göre şekillenmesi gerekmez mi? fakat yıllıklar nedense -muhtemelen çeşitli bahaneleri vardır- aynı dizilimle çıkıyor. önce bir sunuş, sonra bir değerlendirme, sonra yazılar/şiirler, sonra yazılar, sonra içindekiler, sonra yılın sayım / dökümü ve bitti!

11/12 puntu, tek aralık, Times New Roman/Georgia, başlıklar için 15/18, tek renk baskı derken, yıllık, resmen, yorgun başlıyor zaten matbaadan çıktığı ilk güne. 1992 yılından beri bu işleri izleyen biri olarak yıllıkların bu derbeder hali, şiirin ne kadar talihsiz ellerde olduğunu söylüyor bana. dergilerimizin çoğu tasarım açısından okuru irrite edecek halde zaten. bir de yıllık böyle olunca, iyice okunamaz hale geliyor.

Ha birileri diyebilir ki, efendim içindeki önemli. Valla medya/mesaj ilişkisi önemli olmasaydı, eminim insanlar dışına bakmadan bir sürü şeyi alır, okur, değerlendirirdi. Ama böyle olmuyor, dışı da, sunumu da, kağıt kalitesi de, grafik tasarımı da her bir haltı önemli, hatta hayati.

O yüzden yıllıkların hepsi sınıfta kalmış durumda. 21. yüzyıla girilirken, enzo kağıda basılan yıllıkta, hala tek renk baskı ve fotoğraf kullanıyorsan, ya şairlerin yüzü belli olmasın, ama resmim de yok demesinler diyorsundur ya da bu işi bilmiyorsundur! Dergi, kitap tasarlarken MS WORD programını kullanıyorsan, gerçekten kafan karışık demektir (ki bizim ülkemiz dışında hiç bir yerde bu kolay kolay olmaz.) Eğer bir grafikerin yoksa, zaten kullanacağın boşlukların hepsini feda etmişsin demektir. O zaman da "neden bizim okurumuz yok" diye ağlaman da gereksiz. Çünkü okur denen şahsiyet, bunlara para vermeden önce, ne satın aldığını görüyor. Aynı zamanda bir sürü dergi de görüyor, boyalı da olsa. Zaten iç karartan meselelerle dolu bir dergiye neden para versin?

Yıllıkların içine gelirsek, ben yine şaşırmadım. 2002'den bu yana yıllıklar, bir adım ileri gitmedi. Sayıp dökmecilik, neden sorusuna cevap vermeyen "şu iyiydi, sıkıydı" türü zırvalıklar (hem de eşşek kadar adamlar yapıyor bunu), neden girdim, girmedim tartışmaları, öteki yıla tekrarlanması muhtemel yorumlar ve 21. yüzyıla girdiğini anlamayan, fark etmeyen bir kasaba aydının gözünden dünya tasviri...

sepp kullanıcısının resmi

düzeltme için teşekkürler, benim hatamdı, düzelttim.. dergide doğru...

serkan_isin kullanıcısının resmi

Cafer Keklikçi, . Sonuçta Mayıs'a doğru şiir okuru ve kamusu okumayı kestiği için Nisan ayları yayıncının son faaliyet ayı oluyor, olabiliyor. Yıllıklarla ilgili söylediklerime ek olarak, şu tanıtım metinlerini de bir gözden geçirme vakti geldi geçiyor sanki;

"2000 kuşağının önde gelen şairlerinden Cafer Keklikçi, Türk şiirine, kendine has yeni bir damar getirdi. Keklikçi şiiri üzerine, daha şiirleri kitaplaşmadan eleştirmen ve şairler tarafından önemli yazılar kaleme alındı. İlk şiir kitabı Tanınma Korkusu 2004'te yayımlandığında, farklı görüşten edebiyat çevrelerinin dikkatini çekti; birçok şair ve yazardan olumlu tepkiler aldı. Şairin, 2007 yılında Yasak Bölge isimli ikinci şiir kitabı yayımlandığında; Cafer Keklikçi artık bütün kesimler tarafından kabul gören, kendine ait okur kitlesi oluşmuş bir şair haline geldi. Türk edebiyatında her kesimden insanın üzerinde hemfikir olduğu isimlerden biri olan Keklikçi kendi şiirini kurmuş, şiirinin altında imzası olmasa bile bu şiirlerin ona ait olduğu fark edilecek denli bir üslup geliştirmiştir."

Kusura bakmasınlar ama, burada bir pazarlama hatası var. Bir kere "herkes" kadar içi boş bir kitle tanımlaması yok. Kim bu herkes? Hadi onu bırak, kitabın arkasında yazıyor diye, ne malum bunun doğru olduğu? "Öncü" denmiş, neye, kime öncülük etmiş? Şiirde öncülük etmek harbiden o anda mı anlışılıyor, yoksa daha sonra mı? Ece Ayhan, 1950'de öncü müydü? 2000 kuşağı kim?

Kitabın adı: Tahammül Şeridi, böyle olay yeri inceleme ekiplerinin etrafa çektiği "do not cross police line" yazıyor ya sarı üzerine siyah, sanıyorum, bu tahammül şeridinin içinde de tuhaf şeyler olmuş da etrafına bunu çekmişler. İnsan yaşarken kendisine "öncü" falan dedirtmez! Hele neye öncülük ettiği belli değilse..Çoğu şair kendisinin çok okunduğunu falan sanıyor, 70 milyon küsür nufus ve 24 küsür milyon genç nufus arasında. Yapmayın allah aşkına, o kadar da önemli değiliz kardeşler.

Bir de ilk kitabının adı "Tanınma Korkusu" olan bir adamın, bu kadar "tanınmaktan" korkmadığını da ben anlamadım, bu da mı marketing numarası?

sepp kullanıcısının resmi

yorumdan esinle hızlıca bakayım dedim.. ki öncü sözcüğüne ben de takıldım okurken... işte çok hızlı "öncü şair" google araştırması... sonuçta öyle görünüyor ki -en azından günümüzde- "beyan esastır"... Fakat tabii kişinin kendini beyanı ne kadar esastır, bilinmez...

bazı örnekler:

• Whitman'ın ilham kaynağı, büyük bir hayranı olduğu transandantalist akımın öncüsü ABD'lişair ve yazar Emerson'dur.

• Hece Dergisi, Türk şiirinin özgün ve öncü şairi Cahit Zarifoğlu'nun aramızdan ayrılışının 20. yılında,

• Erken Dönem Osmanlı Hareket-i Nisvanının Üç Öncü Kadın Şair ve Yazarı: Makbule Leman,Şair Nigâr ve Fatma Aliye.

• Sezai Karakoç için: Serbest veznin büyük ustası, öncü şairi, şiir ve şair üzerine nitelikli denemeler de kaleme almıştır.

• Namık Kemal için: O, aydınlanmamızın ilk büyük öncüsü. O, insaniyetli olmak, vatan toprağı, vatan yolu, milletin kalp birliği, hürriyet kavgası, esaret zinciri, millet adına fedakârlık edenler, didar-ı hürriyet, (hürriyetin güzel yüzü), gelecek umudu gibi kavramları şiirimizde ilk kez kullanan bir öncü şair.

• 1924'te Manifeste de Surréalisme'i (Sürrealizm Bildirgesi) hazırlayan akımın öncüsü, şair ve eleştirmen André Breton'a göre

• Tasavvufi Türk halk şiirinin öncüsü olan Ahmet Yesevi

• Orhan veli için. Çağdaş Türk şiirinin önemli bir şairi ve Garip akımının öncüsü

• YÜZYILDA İKİ ÖNCÜ ŞAİR:MEHMED ÂKİF VE NECİP FAZIL

• Edebiyat tarihine “öncü kadın” olarak geçen Şair Nigar Hanım

• Yüzyılın büyük ve öncü şairi olan Mayakovski

• Milli kültür anlayışının öncü ismi: Ziya Gökalp.

• Bir sonraki kuşağın öncü şairi Attilâ İlhan

• Yetiştiği koşulların etkisiyle eski edebiyat taraftarların öncüsü olan şair, Recaizade Mahmut Ekrem'le

• Tevfik Fikret için… Aydınlanmamızın büyük öncüsü, düşün ve mücadele insanı, bu büyük şairi

• Arif Nihat Asya için… Türk şiirinde yeni bir ekolun öncüsü olan şairin bugün takipçileri bulunuyor

• Apollinaire için… Gerçeküstücülük ve Modernizm in öncüsü

• Güven Turan, 1960 kuşağının öncü şairi

• Altmış kuşağının önemli ve öncü şairi İsmet Özel'in şiir anlayışının esası

• Çağdaş Türk şiirinin öncü şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca • Servet-i Fünun'un öncü lirik şairi olan Cenap Şahabettin

• Kadı Burhaneddin için… Türk edebiyatında aruz veznini Türkçeye uygulayıp Divan şiirinin Divan edebiyatı'nın ortaya çıkması sürecine öncülük eden büyük bir Anadolu şairi olarak ...

ve de şu dikkati çekecektir ki öncü demek, en az bir yönüyle başka bir şey, yapılmamışı yapmak, açılmamış yolu açmak demektir.. gerisi, yorumsuz.

har kullanıcısının resmi

ekseninde sözcüğünde beni rahatsız eden "bölen" anlamı değildi, merkez anlamı taşımasıydı. mesela üstübalın polilektik heterotopyasının da, kendisinin de ücranın merkezinde olduğunu düşünmüyorum. ücrayı düşününce aklıma polilektik heterotopya kadar yapbozyap da geliyor. Aynı mantığı diğer eksenler için de kurabilirim tabii ki.

serkan_isin kullanıcısının resmi

dendiğinde benim aklıma, mynet'in video paylaşım sitesi geliyor. .

sepp kullanıcısının resmi

Merkez sözcüğü bir yanıyla bakınca hepimizi iğreti ediyor (en iyi bildiklerimizden merkez-periferi vs. gibi), bunu anlayabiliriz. Sistem sözcüğü de benzer bir kadere mahkûm mesela... (sisteme dahil olmak, dışında olmak vb.)... Oysa sistem her zaman öldürücü bir şey olabilir mi? Bağlamına göre baktığımızda bazen sistemin olmadığı yerde hiçbir şey yürümez (İşleyiş anlamında mesela). Ama bunlar sözcüklerin suçu değil. Gittikçe onların yaygın kullanım şekilleri ve niyetleri sözcüklere karşı bir tavır almamıza da neden oluyor. Muhafazakar deyince sadece "sağcı" bir şey düşünebilir miyiz? Oysa muhfazakar demek, hıfzeden, koruyan demek. Neyi bu kadar sıkı koruduğu önemli değil, sahip olduğu ya da elindeki ne ise sımsıkı, değişmez, değiştirilemez nitelikteyse.. Dolayısıyla bir "solcu" için de pek âlâ muhafazakar diye söz edilebilir. Algılayan zihin bunu kabul edebiliyorsa, sözcük bunu taşır...

Dönersek tekrar, mesela dergide Üstübal "Ücra şiirinin Poliektik Heterotopyası" diyor... Yani sözcükler tek tek Ücra'ya ait olmasa da -ki bildiğim kadarıyla "poliektik" türetimi Üstübal'a ait- biz eğer bundan söz edeceksek, Ücra'da bu konuda yazılıp çizilen yazılar vs. olduğu için ve muadili de olmadığı için, Ücra'yı dikkate almak durumunda kalırız öncelikle. Bu onu Poliektik Heteretopya'nın merkezi yapmaz belki ama daha önceki yorumda yazdığım gibi "olay yeri" yapar, konunun "muhatabı" yapar.

Aynı şey poetikhars ve görsel şiir ilişkisi için de geçerli. Poetikhars, görsel şiirin tekeli olmayabilir ve görsel şiir yazan başka şairler de olabilir ama oluş itibariyle "görsel şiir"den söz edilecekse, bir muhatabı aranacaksa bu noktada poetikhars göz ardı edilmemelidir. Buna merkez diyelim, adres diyelim, çıkış noktası diyelim, olay yeri diyelim hiç farketmez... Çevre sözcüğünün de bir yeri çevreleyen üzerinden gidilince çok farklı bir anlamı oluşmaz zaten...

Eksen için önerebileceğin bir sözcükle düzeltme yapabilirim...

üstübal kullanıcısının resmi

poliektik değil polilektik olacaktı, kimseyi çoğul ektiğimizi sanmıyorum merkezde olmadığımıza göre! :)

sepp kullanıcısının resmi

artık herkes anlamıştır sanıyorum POLİLEKTİK olduğunu ve düzeltince de POLİL ektiği, düşünülmeyecektir Ücra'nın... Çünkü yorumlarda düzeltme yapılamıyor teknik olarak.. Moderatörün sihirli elleri dokunursa düzelir artık ya da affola...

(iç ses: demek ki bu POLİLEKTİK konusunda benim hala benimsemediğim bir şeyler var ki el sürçmesi yaşıyorum, Freud'u da anarak.... )

not 1: şunu farkettim ki son yorum düzenlenebiliyormuş mim'den hariç (ki ek yapabiliyorum) not 2: düzeltme 3'e mahal vermemek için kısaca PH demeyi öneriyorum...

har kullanıcısının resmi

aslında ben fonetik olarak sevdiğimden tundrasında demek istemiştim, ama insicam da neden olmasın.

sepp kullanıcısının resmi

Tundra (Sami dilinden; anlamı: ağaçsız ova), Kuzey ülkelerinde rastlanan, yapısına likenlerin de katıldığı bodur ot topluluklarıdır.

insicam: (a.) 1- yağmur, sürekli yağma 2- bir düziye gitme, gidiş 3- ed. güzel söz..

poetikhars tundrasında ? poetikhars insicamında?

hepten yalnız mı bıraksak.. radikal bi değişiklik yapıp...

üstübal kullanıcısının resmi

insicam: birbiriyle uyuşma, uygunluk, tutarlık/ düzgün işleme..

sepp kullanıcısının resmi

aldığım tanım ferit devellioğlu- osmanlıca sözlük... ama ordan bile kastedilenin akış vs. olduğu anlaşılır... eksenleri kaldırıyorum arkadaşlar nihai çözüm için..

serkan_isin kullanıcısının resmi

polylectic ifadesi ekoloji içinde geçiyor. kelimeyi postmodern için kullanan iki kişi var. bunlardan biri ihab hassan (Ihab Hassan, “Toward a Concept of Postmodernism” (From The Postmodern Turn, 1987), diğeri de . Ratnamuthu Sugathan zaten iki kitapta konuyu işlemiş. Muhtemelen Hassan'dan görmüştür. Çünkü Niçe üzerine çalışmış. Neyse, Üstübal'ın metninde geçen polilektik ifadesi 2004 yılında ekoloji sözlüğünde arılar için kullanılan bir terim. Buna göre

polylectic arı, değişik çiçeklerden polen toplayan ve bal üretebilen arı.

bu türün dışında ise,

oligolectic arı var. o da sadece tek bir çiçekten ya da çiçek türünden polen alarak bal üretiyor.

Hassan kelimeyi nasıl kurdu, nasıl türetti bilmiyorum ama en azından aşağıdaki gibi olabilir;

poly- : comb. form meaning "many, much," from Gk. poly-, combining form of polys "much" (plural polloi); ()

lectic; muhtemelen lect ya da lecture'dan. çünkü dialectic'in mantığına uygun kurulmuş ifade. o zaman da bu söylem, konuşma anlamına geliyor. bir arının birçok farklı çiçek ile iletişim kurup, onlardan aldığı polenlerden "bal" üretmesi burada bahsettiğimiz şey.

biliyorsunuz, , Hegel sayesinde bugün kullandığımız anlamda kullanılmaya başlandı. Kelimenin çıkış yerine göre (eski yunan, nerden çıkacaktı başka?). Bir sanat dialectic. Bu sanat, akıl yürütme, muhakeme sanatı. Dia, "arasında, karşısında" demek. Diyalektik Akıl dediğimde herhalde anlaşılacaktır. Hassan zaten o ünlü tablosunu yorumlarken kullanıyor kelimeyi. “indetermanence:” ifadesini anlatmak için kullanıyor.

“indetermanence:” ifadesi biraz "neolojik" bir ifade. çünkü kelimeyi oluşturan iki kavram "indeterminancy (belirsizlik)" ve "immanence (içkinlik)" postmodernizmi "istila" etmiş durumda diyor Hassan ve bunların arasındaki "interplay"in "polilektik" bir oyun olduğunu . Dialektik değil..

Üstübal'ın ifadesi şuradaki geçiyor.

serkan_isin kullanıcısının resmi

21. yüzyıl daha 990 yıl sürecek (eğer kıyamet kopmazsa). O yüzden 2000'li yıllar denen şeyi "bu" sanmak, ahmaklık olur.

üstübal kullanıcısının resmi

dialectic kavramı sokrat felsefesinin önemli yapıtaşlarından biri. buradaki dia önekiyle beraber ikili-dil anlamında sokratik konuşmalarda ortaya çıktı; tıpkı dia-logue gibi. elbette hegel dialectic'i ve benim de fazlasıyla önemsediğim marx dialectic'i modern felsefe'nin önemli yapısal kavramları oldular. marx'ta dialectic ikili karşıtlıklar şeklinde tecelli eder, hegel dialectic inin tersine nesnel temellidir..

benim polylectic kavramım ne her çiçekten bal alan arılarla ne de ihab hassan la alakalıdır. ne neoloji ne de zooloji yani! polylectic kavramını ondan ya da arılardan alsaydım, tıpkı heterotopya kavramında foucault'yu belirttiğim gibi onu da belirtirdim. anlaşıldığı kadarıyla ihab hassan dialektik karşıtı bir ifade olarak polylectic i olumsuzluyor. bense olumluyorum. dialektiğin karşısına değil onu da içerecek şekilde kurguluyorum ve esin kaynağım da ali akay'ın bir metni olmuştu. ali akay diyalektiği daha geniş bir çerçevede algılamanın mümkün olup olmadığını sorguluyordu sanırım. sadece heterotopya ve şiir adlı metnimde değil bir çok metnimde de polilektik heterotopya dediğim bir anlayışı sorguladım. dolayısıyla hassan'ın ifade ettiği polylektik daha çok içkin ve belirsiz olanı olumsuzlamak için kullanılmış farklı olarak.

bahsi geçen tüm bu bilgileri google taramasından almak mümkün ama içini doldurmak için bu kavramların temellendirilmesi şart. yukardaki bilgiler temellendirildiğinde ancak kavramlar arasındaki farklılıklar görülebilir.

sugathan'ın metnini ise bilmiyordum.. polylectics:logic of postmodernism kitabıyla ilgili tanıtımları okuduğumda ilginç bir şekilde benim türettiğim poly-lectic tanımına çok yakın durduğunu gördüm. poly-lectic i formel ve dialectic ten sonra üçüncü bir logic dönüşüm olarak görüyordu hatta o polylectic ya da multilectic diyor hadiseye.

elbette ben bunu kendi şiir poetikam için heterotopya kavramıyla beraber düşünmüştüm. poly-lektik demeden önce multi-lektik desem mi acaba diye de düşünmüştüm..aklın yolu birmiş meğer, multi değilmiş!!

serkan_isin kullanıcısının resmi

sorun bal yemekse zaten, bunu hangi çiçekten aldın da bal yaptın diyecek değiliz. ama kavramlar, terimler belli şartlara göre türetilirler. poli- ile multi- ekleri aynı zaten. ali akay'ın "orjinal" bir şey üretebileceğini düşünmemekle birlikte -ki ihab hassan neden yok türkçe'de hala sormak gerek, acaba çevrilmeyenlerde mi cevherler yatıyor- ekolojiye ya da zoolojiye ya da böcekbilime ait olan bir kavramı edebiyat eleştirisi için kullanmakta da bir sorun görmüyoruz ki zaten bunu, bu tür disiplinler arası geçişlere bolca rastlayabiliyoruz (bkz derrida, virilio).

fakat, "cuk" oturma konusunda özellikle "heterotopya" ya da "polieklektik" (polilektik değil, eklektik) gibi türetmeler altları kolay kolay dolacak gibi de gözükmüyor. hassan'ın polilektik demesi "içkin" ile "belirsiz" olanın içiçe geçtiği bir durumdan bahsetmesinden kaynaklanıyor. ve bu durumu anlatmak için bir kelime türetmesinden.

bizim dilimizde karşılığı var mı? muhtemelen yok. olması gerekir mi? e zaten bileşenlerinin karşılığı olmadığı için onun da çok bir önemi yok. çoklu-söylem ya da çoğul-söylem denebilir miydi, orasını da bilmem. heterotopya da zaten tıp terimi değil mi? bunu yerinden eden ve başka bir anlam için kullanan da fuko değil mi?

onu bırakalım da bence her kavram her şey ile direk alakalıdır ve ortaya atıldıkları mecranın ağırlığını da taşıdıkları için başka yerlerde de geçerlidir çünkü. poli'nin karşılığı oligo ise, ve oligo'dan da türlü türlü fikir üretiliyorsa, eğer arı-polen-bal arasında bize analoji imkanı veriyorlarsa, neden "alakasi yok" diye kestirip atalım ben onu anlamadım.

virilio da örneğin "meta-coğrafya" diyor, ya da "meta-jeofizik" ya da "tele-varoluş". ama dia'dan yola çıkarak poli üretmek o kadar kolay değil. çünkü durumlar, dia'nın eyleme geçtiği durumlar ile "poli"nin eyleme geçtiği durumları düşünmek gerekir.

postmodern ile ilgili en güzel tanımlardan biri bana göre, "ya, ya da" ifadesidir. bu "ve"nin buyurganlığından, belirleyiciliğinden çok daha fazla olanak verir. hassan'ın ifade etmeye çalıştığı şey "ve" ya da "ile" durumlarının kapsayamadığı bir "ara" durumdur. bu ara durum ya da dumur, kısa sürer (anlıktır) ve olumsuzlayıcıdır.

gökyüzünden kurbağa yağması (bkz magnolia filmi) bize üzerine tartışabileceğimiz bir diyalog imkanı sağlamaz. gökyüzünden bir kez kurbağa yağdığını gördüğümüz andan itibaren de artık "yağmur"un "kar"ın yağıyor olması hakkında konuşsak da konuşmaksa da, kafamızın bir köşesinde "ya, ya da" olacaktır. diyalektik bu anlamda eşitleri konuşturur. eşitler, yani türdeş olanlar. poli, sadece sayının artması değildir, aynı zamanda türdeşliğin de artması demektir.

bal örneğine dönersek, arı, bütün çiçeklerden aynı anda bir şey almaz, alamaz. hepsini aynı anda işlemden geçiremez. sırayla alacaktır. hepsini karıştırıp, yine bal yapacaktır. sonuç değişmeyecektir, sadece işlem özelleşmiş bir süreçtir.

eğer bal yerine peynir üretseydi, işte o zaman işin içine heterotopia giriyor diyebilirdim. açıkcası ben henüz peynir üreten arı görmedim. o yüzden de, belirli şartlar altında ancak belirli şeyler olur diyebileceğimiz o deterministik aklı aşmanın yolunun ne poli-, ne de dia- ile mümkündür. eşitler arasında (bu anlamda şiir tarihinin kabullendiği verimler arasında) istediğin kadar konuş, iletişim olduğu sürece, consensus, yani "ortak payda" olacaktır. yani 13 puntu, georgia ya mahkumsun.

örneğin 2+2 = 4'tür ve ne tesadüftür 2*2 de 4 eder. buradaki operatörlerin farkı ve önemi yoktur. artı ya da çarpı, sonuç aynıdır. tek bir örnektir.

üstübal kullanıcısının resmi

polilektik heterotopya nın kendisi zaten bu multi-disipliner geçişi sağlıyor, burada beis yok! sorun sadece benim zoolojik, ekolojik vs. kaynaklardan yararlanmamış ve bunu ifade etmiş olmam da! yoksa ne deleuze ü anlardık ne de piyanist şantözü.. elbette şiir yazıyorsan zaten hayatın her alanından beslenirsin.. zooloji ve felsefe açısından bir fark görmüyorum ben.. yalnız arılar konusunda bu kadar yüce gönüllü olurken- ki birkaç kez arı sokmasıyla komalık olan hastalarım oldu! - insanlar konusunda niye esnek olamıyoruz anlayamadım ben.. arı kadar hatırı yok mu ali'nin(akay'ın) .. bal yapmayan arı mı? biz deli bal yapan arılar da gördük.. börtü böcekten esinlenenler varsa ali akay da bir esin kaynağı olamaz mı yani?

polilektik kavramını bir kasti olarak bir de kazara polieklektik olarak niteleyen varsa kasti faul yapana sormak gerekir niye diye.. polilektik polieklektik de olabilir.. bence dert değil.. ama niye. kaldı ki burada bir genelleme de yok. bunun kişisel poetika olduğunu zaten belirtmişim o halde sıkıntı nerede? ama elbette eklektik olan ın ne olduğunu bilmeye hakkımız olmalı? polilektik heterotopya benim yaşam tecrübemin ve bakışımın yansıması olan iki kavramsal ifadeyse bundan nasıl bir anlam çıkarıyoruz? har gayet güzel söylemiş, üstübal ın polilektik heterotopyasını merkezde görmüyorum ücra'da diye? daha ne yani?

ya ya da 'nın benim polilektik heterotopya fikrimden hiç bir farkı yok.. heterotopyanın tıp terimi olması onu da mişel fuko nun alması falan bir şey ifade etmiyor tıp terimi olmadan önce heterotopya diye bir kavram var mıydı varsa nerede kullanılıyordu? ilk kullanımından önce neydi?

diyalektik ile polilektik arasındaki ilişkiyi defalarca anlattım, tekrarlamaya ihtiyaç duymuyorum. artı ile çarpı ilişkisine bir tek sayı üzerinden saplanana ne anlatılır ki? bir adım geri gitse 1 var orada bir adım ileri gitse 3.. ya 1 ya da 3 dese yine anlaşılacak.. nafile..

arının peynir üretmesini beklemekle baldaki allah yazısını aramak aynı şey.. türdeş olmayan mekanlardan kastımız o değil ki.. madem tıptan girdik örnekleyelim.. tüm farklılıkların ahenginde bir arada duran organlar türdeş olmayan mekanlar, heterotopyalardır. bunların çalışma prensipleri tüm farklılıklarıyla polilektiktir. ama ortak paydaları da vardır: sinirler, damarlar ve içinden akan kan gibi..

aslında günümüzde eklektik kavramının da bir negatifliği kalmadı bu teknoloji çağında.. zaten google tanrısı herşeyi malumatfuruş şairlerimizin önüne seriyor.. fakat bu sadece ready-made.. bilginin nasıl bilgi olduğuyla ilgili süreçleri tartışacak dimağ yok.. ya ya da için gerekli optimum şartlar rhizomatik şartlar değildir, ona derinlik verecek bir ruha da ihtiyaç var. yaşamda eşitler yoksa diyalektik de onları konuşturmaz sadece.. eşit olmayanları da karşı karşıya getirir.. polilektik olan eşitsizliğin farkındalığını da sağlar. bir dış perspektif sağlar.. ama bunları görmek için fuko unun ,hassan ın çizdiği sınırları da terk etmek gerekecek.

elbette çoğul söylem de denebilirdi. söylemi bir yer olma veya uzam olarak algılama kaydıyla.. buyrun siz de öyle deyin.. marc auge un yer-olmayanları böyle bir çoğulluğu ve hareketliliği öngörür.

hiç bir şey sonsuza kadar çöreklenmiyor olduğu yerde.. poli eki gerçekten de türdeşliğin artması olabilir, multi eki ise bildiğim kadarıyla türdeş olmayanların artışını ifade eder. benim multi ile poli arasındaki seçimim daha çok bir iç dengeyi gözetmemdi. hetero ile poli arasındaki bir dengeyi.. zıtların birliği gibi bir şeyi..

dediğim gibi hassan ın tarifi benim tarifimi karşılamıyorsa yapacak bir şey yok, ondan alsaydım hayıflanırdım belki, yanlış anlamışım derdim.. hiç bir zaman sonuç aynı değildir..

nihat ozdal kullanıcısının resmi

Asiltürk'ün, Çolak'ın yıllıklarında bu sene de pek çok şair, pek çok şiir, pek çok olay, pek çok dergi görmezden gelinmiş... Şimdi de bir kaç ay dergilerde bunun tartışmalarını okuyacağız, dört senedir aynı hikaye, yorulduk.

sepp kullanıcısının resmi

Başladığımız yerle geldiğimiz yer arasındaki çizgiye baktığımızda biraz tuhaf duruyor bazı şeyler. Karışık da olsa birkaç şey söyleyeyim. Bir saldırı-savunma hattı arasında gidip gelmesine gerek yok öncelikle yazılanların bence. Ben Serkan’ın Polilektik’le (bir daha yanlış yazmayacağımdan neredeyse eminim) ilgili yazdığı notta kasti bir şey görmüyorum. Polilektik öyle zannediyorum ki bir açıklamaya ihtiyaç olmaksızın bir bakışta anlamı çözülecek, anlaşılacak bir şey olmasa gerek… (tek başımıza okurken bile) Bilgilerin google’dan alınmış olması da onları direk “güvensiz” hale getirmiyor ama kontrole açık hale getirebilir. Kaldı ki kaynakları verilmiş, sahipsiz değil... Kaldı ki bu sözcük bütünüyle yoktan var edilmiş değil. Aynı sözcük için bütünüyle birbirinden bağımsız iki anlam yüklemek de yorumu biraz aşmıyor mu? Daha doğrusu illa ki bir aynı kaynaktan çıkma bu kadar korkunç bir şey değil herhalde. Hem de yani ben şimdi mesela, benim için “ütopya” “mavi kalemle çizilmiş bir üçgen” anlamına geliyor, Moore’un ütopyası ile alakası yok desem biraz garip olmaz mı… Bu kadar birbirinden bağımsızsa da “ütopya” demek yerine mesela “cktlyym” demeyi tercih etmem gerekirdi galiba. Kaldı ki niçin sorunlu olsun “polilektik heterotopya”ya başka bir bakış getirilmesi. Mesele direk bu bile değil. Ve de birisi de çıkıp ben böyle düşünmüyorum da diyebilir. Dolayısıyla aşırı hassasiyet içinde görüyorum son yazılanları.

Eksenden merkeze, ordan da mesela “Polilektik Heterotopya”nın Ücra’nın merkezinde olup olmaması konusuna gelince bunu bir “iktidar alanı” olarak merkez gibi anlamak istiyorsanız yapabileceğim bir şey yok. Çoksesli şiir deyince “ X Y”yi değil de Hayriye Ünal’ı aklımıza getiriyorsak bunun bir nedeni olmalı. Bu Hayriye’yi sözü edilen anlamda çoksesli şiirin merkezine koymaz (ta ki yaygın anlamıyla, Hayriye bundan başka türlü faydalanmaya kalkmıyorsa.. o da yorumlamamızı değiştirir o kadar… ) ama bunu söyleyen, bundan söz eden, bunu bir kez daha kendi bakış açısıyla tanımlayanla direk ilişki kurmamıza yol açar. Yani istemesek de Hayriye’yi konunun merkezine getirir…

Bunların dışında konu zaten her zaman isteyenler için tartışmaya açıktır… Biri eleştirebilir diğeri ona yanıt verir vs. Sonuca bağlanabilir olması şart değil. Konunun bir yere bağlanabileceğini de pek sanmıyorum. Yine de yıllıkların dolaylı da olsa fayda sağlayabileceği konusunda küçük somut bir örnek yaşamış olduk böylece…

nebulae kullanıcısının resmi

Belli şiir anlayışları belli dergilere ve kişilere ihale edilmiş anlaşılan. Senden yürüttükleriyle ihaleyi kapmış birileri. Yani sen de avcunu yalıyorsun. Devlette adamın yok çünkü. Kimse devlet, kiminse? Kitap yazmanın, neyin ne olduğunu ortaya koymanın bir anlamı yok. Şiirin de yok, çıkardığın derginin de. Zorla kabul ettirebileceğin bir şey de değil bu. Yani bunları biliyoruz. Ama şu yıllıkçı arkadaşlar onlara zamanında soktuğumuz şu "şairlikten kesilenler yıllık çıkarıyorlar" lafını hâlâ çıkarabilmiş değiller. Çıkaramazlar da, şiir yazmadıkça. Önce şiir yazacaksın, sonra adına deneysel, epik, pilaki, türlü falan dersin.

sepp kullanıcısının resmi

Bu gizli özne "sen" kim? Bilemiyorum... Ama yıllıklarda sorun onu şairin ya da eleştirmenin ya da iyi şairin ya da kötü şairin hazırlaması değil... "İhale" konusu da alıp-vermelerle alakalı duruyor. Daha kişisel meselelerle ilgili gibi sanki... Bugün Dada diyen, Dada'dan çalmış mı oluyor mesela.. Sonuçta türler tür, kimse bi şey icat etmiyor... Birileri de üreterek sahip çıkıyorsa dışındakilere de izlemek ya da karşı çıkılıyorsa yolunca yordamınca eleştirmek düşer, düşmeli...

Yazılanın şiir olması, olmaması; şiirse iyi şiir ya da kötü şiir olması... hem çözülmüş şeyler mi ki... ortaklaşılabilir mi ve de gerekli mi? Asıl o zaman bir "devlet" eli karışır işin içine belki de.. bu şiirdir, bu değildir, bu iyidir, bu kötüdür...

nebulae kullanıcısının resmi

Her ne kadar o "sen" "ben" yerine kullanılmış olsa da mesele hiç kişisel değil. Ama meselenin kişiselmiş gibi görünmesinden elbette birileri istifade edecektir. Bu birileri ise şu an için konumuzun dışında kalıyor. Bir metne ya da işe bu şiirdir ya da değildir diyebilirim. Bir şeye şiir diyebilmem için de onun benim anlayışıma uygun bir şiir olması da illaki gerekmez. Niye böyle söylediğimi de anlamayanlara delilleriyle ispat edebilirim. Aynı şekilde yazdığı metne ya da yaptığı işe şiir değil dediğim kişiye de şair demem gerekmez. Bunu herkes yapabilir mi peki? Hayır. Yıllıklardaki sorun tam da budur, yıllıkları gerçek eleştirmenlerin ya da şairlerin hazırlamamış olmasıdır. Şair olmayı başaramamış bir kişinin, şiir yazarak bir halt olmayacağını anlayınca yıllık çıkararak kendini şair saydırmaya kalkmasıdır sorun. Sorun, şiirden, tek tek şiirlerden çok yıllıkların tartışılıyor olmasıdır. Dada diyen elbette Dada'yı tekrarlamış ya da ondan çalmış oluyor, hakkını teslim etmediği sürece. Hakkını teslim etmek de ona kayda değer yeni bir şey katmakla olur, yok saymakla değil. Yıllık çıkaranlara tekrar dönersek, onlar hakkı teslim etmedikleri gibi, kayda değer bir şey de üretmiyorlar. Yaptıkları sadece toplayıp, seçip, kendince istif etmek. Birileri de yaptıklarını bir şey sayıyor. İçlerinden elbette emek verenler vardır, ortaya sağlam bir toplam, hakkaniyetli bir yıl değerlendirmesi sunmaya çalışanlar vardır, diyebiliriz. Kısmen de öyledir; ama çok iyimser olmamız gerekir hepsi böyledir demek için. Devleti figüratif anlamda kullandım. Devlet, o sizin devletiniz değil, sizin bildiğiniz devlet değil yani. Bu anlamda devlet şairdir. Bir şair neyin şiir neyin şiir olmadığını bilir. Bilmese zaten şair olmaz. Benim asıl dikkat çekmek istediğim mesele ise şuydu: birileri birilerini bir şekilde öyle tanımlıyor diye bizim de bu kabullerden yola çıkmamız ya da bunlarla kendimizi sınırlamamız gerekmez. Diyelim ki, deneysel şiir, şiirin kendisine hamledilebilecek kadar geniş bir kavram iken, yazdıkları şiir olmayan bazı kimselere sırf “biz deneysel şiir yazıyoruz” diye deneysel şiirin temsilcisi demek bana göre yanlış. Ama siz ya da başkaları bunun böyle olmadığını söyleyebilirsiniz. Ben de gerekli bulursam eğer bu işin hiç de sizin bildiğiniz gibi olmadığını ispat edebilirim. Bu da bana kalmış bir şey. Yani paşa gönlüm bilir, kimin şair olup olmadığını bildiği gibi. Benim o paşa gönlümün bildiği birkaç şair var bugün. Diğerleri de kendini şair zannetmeye devam edebilir.

sepp kullanıcısının resmi

İyi de tam da herkes "paşa gönlüm bilir" dediği için öyle zaten. Paşa gönlümün yıllığı, paşa gönlümün dergisi, paşa gönlümün şairi... Paşa gönlümün 80'leri, 90'ları, 2000'leri... Aynı anda herkesin "paşa gönlü" tam kapasite çalıştığı için kaza sayısı yüksek, çünkü egolar (ankara, istanbul vs. farketmez) serbest dolaşamıyor, çarpışmalar şiddetli...

Hem demek ki şu konuda zaten farklı düşünüyoruz... Kim yaparsa yapsın, yıllıklara ihtiyacımız mı var? Dergilerin okunmadığı bir ülkede, tembel okur için "senin uğraşmana izlemene gerek yok, al bunlardır yılın hasadı" demekse ya da amaç sahiden yıl içinde olup bitenlerse, kayıt düşmekse o zaman da bunu seçmeci bir zihniyetle yapmanın faydası olsa, 1992'den beri çıkan 50 küsur yıllığın bir hayrını görürdük. Benim şöyle bir düşüncem yok mesela, ben bir yıllık hazırlasam şahyıllık olurdu" gibi... Şahyıllık hazırlayacağına inananlar da kervana dahil oluyorlar zaten. Bu bir iddia meselesi aynı zamanda... Piyasa meselesi... Herkes ticaret yapabilir mi mesela... Bazılarımız bakkal bile işletemeyebiliriz.. Bazı işler için zihin başka türlü işlemeli... Doğrudur, bir tür var olma meselesidir de.. Ben de varım demenin başkacası...

"Deneysel şiirin temsilcisi"... benim böyle bir ifadem yok.. Dün söylediğimi tekrar etmek isterim... Hoşa gitse de gitmese de belli konularla ilgili belli adresler var... Bu adresler yapılan işlerle, konulan başlıklarla, edilen beyanlarla, yazılan şiirlerle, çıkarılan kitaplarla (dada korkut mesela, poetikhars mesela ) dışarıdan gelebilecek her türlü şeye açık olmakla beraber, duruyorlar... İçe sinmeyen şeyler varsa, bunlar da o zaman iddiaların muhatabına sorulsun diyorum... Sorulmalı diyorum.. Bu böyle "muğlak ya da üstü örtülü" ifade edilmektense açık açık yazılsın çizilsin. Hiç olmazsa dedikodu mahiyetinden çıkmış olur bi sürü şey...

Paşa gönül sormalı mesela.. "siz arkadaşım, yazdığınız deneysel şiir değil, epik şiir değil çoksesli değil görsel şiir değil ama ne diyorsunuz? İtirazım var benim yazdığınıza, yaptığınıza.. vs.."

Açıklık diyorum ben kısacası.. İnsan için zor olsa da...

nebulae kullanıcısının resmi

Açık olmak gerekirse ben açıklığa karşıyım. Açık Toplum masalına mesela açık bir şekilde karşıyım. Ama yine de açıkça söylemem gerekirse bu bir bakış açısı meselesi falan değil. Genel olarak aynı şeyden, şu trafik işkencesinden dert yanıyoruz. Ancak, çözümler konusunda sanırım anlaşamıyoruz. Ben diyorum ki -sizin örnekten yola çıkacak olursak, başka bir finişe varacak olsak da- ego şoförlerinin, minibüsçülerin, şahincilerin bu Grand Prix''de ne işi var? Bunlar hangi listeden sokulmuşlar yarışa? Bir yanda Formula pilotları var, öte yanda otoyol ayıları... Oysa 3000 cc'lik motorların sınıfıyla Formula 1 ya da Nascar arabalarını nesnel birtakım ölçütlere göre ayırt edebiliriz, ya da takımların güçlerini kıyas edebiliriz de, her direksiyon başına geçene, ya da gokart kullanana "A bak, oğlum benim, tıpkı David Coulthard" dememiz budalalık olur. Yani demem o ki, paşa gönül hiç de öyle kolay bulunmuyor. Mesela şunu demiyorum: “Derya Önder şiir yazmaya son versin!” Ama Derya Önder bu konuda bize söylediği kadar kendine de açıksa eninde sonunda anlaşabiliriz kendisiyle. Mesela şöyle diyebilirim: “Derya Önder yıllıklar, dergiler üzerine yaptığı gibi, üzerine eğildiği meseleye hakkını teslim eden yazılar yazmayı sürdürsün.” Oysaki Baki Ayhan T. için mesela şöyle demem gerekir: “Şairlik kompleksinden kurtulur da gayret ederse eleştirmen olabilir”. Mustafa Fırat denen kişiye gelince, ondan hiçbir halt olmaz, Veysel Çolak gibi yani. Bazıları da niçin şiir yazmayı bir yana bırakır da bu yıllık işlerine soyunurlar anlayabilmiş değilim. Zira ne şairliklerine ne de memlekete pek bir fayda getirmiyor yaptıkları iş. Cenk Gündoğdu, Üç Nokta’nın giriş yazısında, yenilik bahsinde Ahmet Oktay’ın 1957’de söylediklerini anıyor: “Sentaksı bozmak, cümle yapısını tanınmaz hâle getirmek, salt akıl dışı organizasyonlardan faydalanmak suretiyle ortak bir şiir dili kurulacağına inanmıyorum.” Bundan çıkan sonuç şudur: Ahmet Oktay gibiler nasıl o gün İkinci Yeni’yi hazmedememişse bugün de aynı şekilde günümüz şiirinin vardığı seviyeyi idrak edebilmiş değil. Neyse, bu yıllıklar bahsi daha çok konuşulursa da, benim meselem değil. Yalnız bir örnek vermek isterim. Memet Fuat’ın 60’larda hazırladığı yıllıklar için İsmet Özel, o yıllıklara giren kişinin bir şekilde adının şaire çıktığını söylemişti. Diyeceğim o ki, bazıları ağzıyla kuş tutsa, yazdıkları gökten zembille falan inse Nazım Hikmet’i sansürleyen bu eleştirmenimizin yıllığına giremezdi. Sepp kullanıcısı, belli adreslere, belli şiir anlayışlarının temsilcilerine soru sorulmasını önermekte çok haklı. Ama ya bu adreslerin bazıları yanlış adresse, ya size Sirkeci’deki hanı, Beşiktaş’ta aratıyorlarsa?

Sayfalar