Buradasınız

Akım mı, akın mı yoksa yolun sonu mu?

Birincil sekmeler

O anda başka bir evrende..

serkan_isin tarafından 12. Ekim 2009 - 21:43 tarihinde gönderildi
Çok iyi!
O kadar iyi değil!

Puanlar: 3

‘yukarı’ dedin

Görsel şiir konusu ortaya atıldığından beri, en çok şaştığım şeylerden bir tanesinin teorik ya da sözde olsa da, modern türk şiir kamusunun bir güzel kulağının üzerine yatabilmesi ve bazı konularda tam karşıt düşüncelere sahip cephelerle gönülden uzlaşabilmeyi kendine yedirebilmesi konusudur.

İkinci konu ise, böyle yeni bir alanda üretim yapan genç şairlerin, önlerinde hiç bir engel olmamasına rağmen, kendi yaptıkları şey ile ilgili olarak bir bilinç geliştirememesi, geri dönüp bakmaması, ortaya konulan teorik açmazları hiç sallamamaları ve buna rağmen üretmeye devam ederek, aslında kendi yaptıkları şeyin esiri olmaları durumudur. Üçüncüsü ise, görsel şiirin o kadar dilde, damakta dolanmasına rağmen, hep dışarlıklı, bu anlamda hep yabancı olarak kalması ve özünde çok daha fazla ithal olan bir sürü fikirden daha da ithal sayılmasıdır. Ayrıca belirtmek isterim ki, zinhar/poetikhars'ta işlerini yayınladığım bir sürü kişiye "yazın" çağrısı korkutucu gelmiştir. Bu, sadece bu sitenin değil, genç şairin sorunudur. Genç şair yaptığı şeyin sorumluluğunu almak konusunda gayet pısırık gibi görünüyor burada. Tabi bir de olan biteni kavrayacak kadar eleştirmen olanların da kafasını kuma gömerek, olayları gayet uzaktan izlemeyi seçmesi de sayılabilir. Genç şairin bilinçsizliği, genç eleştirmensizlikle at başı gidiyor zaten.

Eleştirinin Sûreti

Tamam, eleştiri zor(dur) ama imkansız değildir. Her bir haltın eleştirisi mevcuttur. Çünkü oraya çıkan her bir şey, kendi eleştirisini, bir değerlik ya da özellik olarak içinde taşıyabilir. Benim düşüncem, klasik eleştirmenin işin içinden çıkamayacağı yönünde idi. Çünkü bizde eleştiri kuramla falan ilerlemez. Akademik olanı bir kenara atarsak -sonuçta akademik olan, görsel şiir konusunda çok daha atik davranmıştır, o başka- disiplinler-arası dallar konusunda devlet tarafından müfreddattan geçirilmiş eleştirimiz, çok katı bir edebiyat-içre-şiir eleştirisi geliştirmiştir. Nereden geldiği, kodları, arketipleri ile falan birlikte şiir, Şiir Tarihi'nin bir değerliği olarak önümüzde endam eder. Ve her ne hikmetse, şiir tarihi de mutlaklarla bezenmiştir. Batılı şiir tarihini ve onun anlatısını yanına alanların, 21. yüzyılda bu kafayla nereye ilerleyebileceklerini merak etmekle birlikte, buna maruz kalmadan, adı şiir olan bir şey üreterek, bunun yayılmasını sağlama imkanına kavuşmuş bizler için bile durum, o katı kurallarla belirleniyor. Söz / Kelam / Yazı sarmalından kurtarılmak istemediği gibi, yazının belirleyiciliğini de kabul etmek istemiyor -buradan şunu anlıyorum ben, o şeyi yazan biri, mutlaka olmalı!

Elbette 29 harfli alfabe ve anlam kumkuması sözlük ile birlikte düşündüldüğünde, şiir dizeli olmaya devam ettiği sürece, hazza yatırım yaptığı, böylelikle anlamla aynı yatağı paylaştığı sürece, şiir bir tür olarak en azından geçmişini garanti altına alabiliyor. Geçmişi, yani baskıcı özelliklerini, hiyeraşik "metinselliğini" ve "kurucu özellik"lerini. Aynı zamanda DNA'sını. Böylelikle yapı her ne kadar "[w:crossing-over]" özelliği gösterse de, değişim, dönüşüm yapan şeyler hep aynı birimde olduğu için, yine de safkan diyebileceğimiz bir metin üretilmiş oluyor. Çok zaman önce sormuştum, şiir neredir diye? Şiir, şiir metni içinde midir, yoksa okunduğu, algılandığı yer civarında mıdır? Oraya dağılmış halde midir? Bu soru, kurucu bir sorudur. Şiir metni ile şiirin okunması arasında bir yerde Şiir zuhur ediyorsa, işte o zaman Şiir'in dermotolojisinden bahsedebiliriz. Şiir eğer şiir metni içinde değil de, şiiri okuyan kafanın, gözün, kulağın, onunla iletişim kurmaya çalışanın algı matrisinde ise, o zaman Şiir (ya da [w:poetika]) tam anlamı ile kurucu bir tür olur. Ama ne yazık ki, bizim olmayan Şiir tarihine öyle kara sevda ile bağlanmışız ki, buradaki-şiir bizi ilgilendirmiyor artık. Oradaki Şiir'e tutulmuşuz. Yani apollonesk olana, sıkı kurulan, çetin çatılan metne. Şaka hakkımız olmayan, böyle ayet gibi metne! Hem de ekonominin en katı kurallarını korumaya da özen göstererek.

Sıpsıkı kapalı gözler

Fakat, bütün bunlar, yine de dizeli şiirin kendi açmazları olarak kalmaya devam etsin. [w:Ong]'un adını anarken, çoğu kez geçen "sözlü kültür, verbomotor" gibi ifadeleri de düşünelim. Ve bunları düşünürken, şiirlerini kağıda yazan şair ile, bunları dakiloda, daha sonra da bilgisayar klavyesinde yazan şair arasında en azından niteliksel bir fark olduğunu kabul edelim. O zaman, neden halk ozanlarının, bir şiiri tekrar çalarken/söylerken %60'a yakın hata payı ile çaldıklarını da bir kenara koyabiliriz. Eğer, şiirin bellek hataları ve kazalarına karşı Ölçü'yü icad etmek zorunda kaldığını da düşünürsek, eh o zaman önümüzde yazı ile ilişkiyi açıklayabilmek için oldukça fazla araç kalacaktır. Ayrıca bilinçdışı da şiire müdahale eden ve o monolitik ahengi ve kutsalı bozan bir iklim olarak dursun önümüzde.

Sürekli "ağaç" görmüş biri, ağaç-olanı adlandırmak konusunda sıkıntı çekmez. "Ağaç" dışında birşey sorduğunuz zaman da muhtemelen size "ağaç" üzerinden cevap verecektir. Mesela "bu ağaç-olmayan" diyecektir. Şeyleri ve dünyayı böyle tanırız. Ama her şey adlandırılabilir mi ve aynı şekilde her şey, kendi içinde bir ötekine göre değerlendirilebilir mi? Hayır, Modern Türk Şiiri'nin en zor tarafı, kurucu her öğesinin sallantıda olması halidir. Kendisine siyasal, dilbilimsel, psikolojik bazı öncüller tanımlasa bile, her zaman bunları siyasal iktidarın görüş uzaklığına ya da miyopluğuna göre değiştirebilir şiir tarihimiz. "Do" sesinin değişik frekanslarına ses muamelesi yapmak, size tüm notaları vermez. Aynı yere geliyoruz, paralel anlatılar mı yoksa, birbiri üzerinde yükselen ve hep bir piramidi anıştıran o tepegöz söylem mi? Yani, çilek = ağaç-değil mi?

Ağaç eşit değildir çilek

Tekrar ve tekrar dönüp bakacağımız nokta, çıktığımız nokta olmalı. Görsel şiirin bu site üzerinden devam ediyor olması, birkaç dergi tarafından meşru olarak sayılması değildir mesele, daha fazlası gerekmektedir. Kimilerinin şikayet ettiği gibi bu "tanınma" arzusu değildir. Çünkü hiyeraşik düzenlerde tanınma iki tarafa da özgürlük sağlar. Ama ne modern türk şiirinin üreten herkesin ortak görüşü ile görsel şiir ve bunu yapanlar şair sayılabilir, ne de topyekün yok sayılabilir. Bu noktada, konvansiyon artık sadece alışılagelmiş şekilde yazmak değildir (*), biraz daha geniş çerçevede, alışılagelmiş olan ile hesaplaşmaktır. Görsel şiir kendi eleştiri levazımı ile birlikte gelir.

(Birkaç kez belirttim. Böyle uzaklaşmalarda, uzaklaşan ile aramıza çeşitli görünmez katmalar koyarız. O, alıp başını giderken, bu şeffaf katmanlar, iz düşümlerden yola çıkarak, yapılan deneyi ehlileştirir. Dizeli şiirde çeşitli ayrımlar mevcut. Örneğin artık "Uzun Şiir" ile "Kısa Şiir" arasında bir seçim yapılabiliyor, bu soru şiirin tarihsel olarak taşıyabileceği sözsel yüklerin yazıya aktarılması ile ortaya çıkmaktadır. Destanlar, kısa şiirler değillerdir ama hatırlanmaları da kolay değildir (İstiklal Marşı örneğin 10 kıta olmasına rağmen, bütün kıtalarını ezberden okumak, şiirsel çabanın ötesinde bir hatırlama faaliyeti gerektirir). Hece taşıyabileceğindan çok daha fazlasını, 90'larda sırtına yüklenmiş buldu. Gittiği yer, parodi olmuştur. Parodi/pastiş, ses uyumu ve ötesini daha fazla taşıyamadı hece ölçüsü. Sadece şiirsel türlerin sirki olarak, devasa bir gösteriye kalkıştı ama başaramadı. Peki biz heceyi nerede bulduk, serbest veznin hemen yanında. Tam da serbest vezin şahlanırken, hece ölçüsünü fark ettik. Son bir apollonesk deneme, en diyonizyak halimizle. Şiirsel yönelimlerle, yetişdirdiğimiz insanların kendilerine hakim olma egzersizleri birbirine çok denk düşüyor. Ahlakı sıkılık, yeteneği çok çalışma ve sürekli eksiltme, mükemmelliği de bitmiş yapı, zenginliği de cimrilik ve elde tutma olarak algılıyoruz.)

80 yıllık hayalet

Özetlersek, Türkiye'de her yeni şey için biçilmiş bir yol zaten mevcut.Bu ya diğer bir yeni tarafından istila edilmek ya da bir kenara atılarak beklemek. Ben fikri ve teorik yapı açısından görsel şiir ve ona bağlı birimlerin tüm levazımları ile birlikte (yazı, resim, resim-yazı, söz, bilgisayar, binary karşı kod, süreksizlik ve parçalanma, yüzey ve mecra kullanımı gibi) bizim yeni olarak bildiğimiz şeyin ruhuna bile saldırdığını, bu yüzden de yapanlar tarafından bile, bilinçdışı bir yerde mistikleştirildiğini düşünmeye başladım. Çünkü son 3-4 yılda bizim ürettiğimiz metinden çok daha fazla metin kontra olarak üretilmiş. Dizeli şiirin biçim değiştirmeye soyunduğu bir noktada ortaya çıktığımız için, gerçekten üzülüyorum, çünkü sahnenin gerisine doğru itilmiş olanların o tiz vokallerini bastıracak denli gür çıktık ortaya. Bin beşyüz kere denenmiş, "tek/hep" buluşmasının içinde, alfabeyi ve onun kurulumunu, şiirsel sözlüğünü reddederek ortaya çıkmak, risk almaktı zaten. Oyun bozanlık mıydı, onu bilmiyorum. Oysa bütün bunlar bizden önce yapılmış düşünülmüştü -80 yıl kadar önce. 80 yıllık hayaleti karşısında görmenin, şaire, şiir üretirken "şunları kullanacaksın sadece" çileciliğinin ötesini geçmeyi az çok başarmış sayıyoruz kendimizi.

(*) [w:Konvansiyonel] ifadesi (conventional) bütün bu tartışmalarda çok geçti. Yücel Kayıran'ın Varlık'ın son sayısında Külebi ile ilgili yazdığı yazının bir dipnotunda geçen şu satıları da olaya yeni bir seyir kazandırsın diye cımbızlayabiliriz;

"Tarancı'ya göre halk şiirindeki tahassüsler, motifler, hayaller, teşbihler ve bu şiirin dile getirdiği söylenen memleket manzarası baştan başa conventionnel'dir. (Varlık, sayı 1225, sayfa 4) Tarancı'nın bu lafları ettiği tarih 1944.