gündemesk
|
28. Temmuz 2010 - 18:10
0
|
|
28. Temmuz 2010 - 11:17
0
|
|
28. Temmuz 2010 - 14:48
9
|
|
27. Temmuz 2010 - 12:41
0
|
Kullanıcı girişi
Son yorumlar
- o kadar çağdaşız ki
8 hafta 6 gün önce - Coşkun Büktel yıllar önce
8 hafta 6 gün önce - dernekmiş
8 hafta 6 gün önce - bizde de böyle bir site var
8 hafta 6 gün önce - Fütürizm Manifestosu
8 hafta 6 gün önce - tek parça olanı da booklet
10 hafta 2 gün önce - Hertz'i Rapidshare'den
10 hafta 2 gün önce - "Kriterler belirlenmeli",
10 hafta 3 gün önce - Estetikten söz edince ister
10 hafta 3 gün önce - Yeni eklenen dergiler:
Tûtî
11 hafta 2 gün önce






Yorumlar
Aslında gelenek konusunda işin rengi belli oldu; evet, zamançuvalı haklı bir yerden girerek 'ihlal' demişti, gerçekten de ihlallerin dünyasında ihlal eden'in bozgunuyla karşı karşıyayız diye bir görüntü var gibi. Bir bakıma, o kadar çok şikayet ediyoruz ki, olgulara çift taraflı bakmayı ihmal ediyoruz böyle bir durumda. Şöyle anlatayım o zaman, gelenek yekpare ve kabuğu sert bir yaratık değil, hareketli ve değişimlere açık bir mefhum. mesela, İkinci yeni şairlerini düşünün, evet diyoruz ki, İkinci Yeni şairleri artık klasikleşti falan. İkinci Yeni şairlerinin geleneğe eklemlendiğini düşünerek yapıyoruz bu eleştiriyi (okul kitaplarına falan girişini düşündüğümüzde).. fakat diğer yandan bakmıyoruz, İkinci Yeni etkisinden sonra gelenek dediğimiz şey İkinci Yeni öncesi olan gelenek mi diye düşünmüyoruz. İkinci Yeni şiire olan bakışı değiştirdiyse bu İkinci Yeni'nin yarattığı geri dönüşün başarısıdır. Ben şu anda görsel şiirin geleneğe eklemli olduğunu falan söylemiyorum. görsel şiirin gelenekten uzaklaşmasının ya da ondan çok başka bir yerde konuşlanmasının geri dönüşlü olarak şiirin genel evrenini değiştireceğini ve bu haliyle de geleneği de ileri bir noktaya taşıyacağını düşünüyorum dedim. ama şairin görevi elbette buna konsantre olmak değil zaten, işini yapmak. böyle hesaplara girecek değil şair. kendi arzu nosyonunun gereğini yapacaktır şair. fakat her ileri gidiş şairin niyetinin dışında geriyi de besler diyorum,değiştirir. bunda da öyle çok olağandışı bir şey görmüyorum. Nilay Özer'in bu gerçeği de ıskaladığını görüyorum.
Sitede Serkan Işın'ın şair kimliğiyle ilgili bir sorunun olduğunu sanmıyorum, benim için hiç yok.. Bana göre çok iyi bir şair Serkan Işın. Ben editör yanını ve yaklaşımını eleştirmiştim. mesela, yazınız demekle hiç kimse yazmıyor elbette, yazamaz da.. okuyunuz demek daha değerli sanırım.. kuramsalı da popüleri de okuyunuz ve helva yapınız! bir de herkes yazmak zorunda da değil, polemiklerde ön safta olmak zorunda da değil. Zaten herkes görsel işleriyle tepkisini ya da kendi ifadesini koyuyor ortaya.. işte ben burada görsel işleriyle değil de bir tartışma ortamına su taşımak adına bulunmayı tercih ettim. editörden bunun sağlıklı işlemesini koordine etmesi beklenir, ben burada bazı sorunlar gördüm.
zamazingolar zaman zaman frigolarıyla geldiklerinde 'free go' yapanlardan olmadım ben hatırlarsın sanırım.. düşündüklerimizi söyledik, hatta risk de aldık. sadece ben değil başkaları da aldılar. ben biraz da editöryel ego'nun istemeden de olsa ortam üzerinde negatif etkisinin olduğunu düşünüyorum. görsel iş yapmadığımız halde hak ettiği için görsel şiiri her mekanda savunduk, hatta ücra'yı da açtık.. Fakat katılımdan henüz memnun değilim o başka.. ( görsel iş üretiminde de biraz azalma oldu sanırım, olabilir düzelecektir)
burada hedefimizde serkan ya da onun türevleri yok! hedefimizde kişiler yok daha doğrusu. içimizdeki şiir hayvanı ile bizim derdimiz..
ne geleneği? açıkçası ben bu konuda bir gelenek varsa bile, bu geleneğin görenekleştiğini göremedim henüz. fakat zihnin gerisinde her zaman -nilay özer'in de çok güzel ifade ettiği gibi, "bunlar seksen sene önce yapıldı" ile "ne olacak ben de yaparım" arasında sallanan bir sarkaç var sanki.
zamançuvalı'nın "ihlal" dediği şey ne? o ihlalleri yapan kişiler ya da düşünceler şiir tarihi tarafından nasıl biçilmiş, budanmış, ehlileşmiş, bir düşünelim. ben görenek bağlantısının samimi bir bağlantı olduğunu sanmıyorum. şiirin böyle imkanları var demek başka, bu imkanları neden bugüne kullanmadınız efendim, diye sormak başka, kullanmaya çalışana da "bak burada vardı zaten" demek bambaşka.
site üzerindeki aidiyetlik şeysinin ne anlama geldiğini bilmiyorum örneğin. bu siteye yazıyor olmak, yapılan her şeye onay vermek ve bunu dışarıda savunmak, üzerine alınmak demekse, herhalde o zaman bu iyi olsa gerek, site açısından. ama bu site üyelerinin hepsine aynı lüksleri sağlıyor mu, bilemiyorum. birileri görsel şiir yaptığını iddia edebiliyorsa, bu lafların hepsini ben üzerime aliyorsam, bu tuhaf gelmiyor mu kimseye? ben mesela "yerim seni türk şiiri" gibi bir şey yapmışım, "mirac" diye bir şiir yapmışım, "aşk ve 22 cüceler", "dünyanın en güzel dört dizesi", "neverland", "uzviyet" ve eminim buradaki "eti form" ifadesi öylesine taradığım birşeydir. bunları da yayınlamışım, dada korkut bu örneklerle dolu. kimmiş görenekle, gelenekle, tarihle, insanların şiir adına "uzlaştıkları" şeylerle bu kadar uğraşan? (ha yaptığım ilk görsel şiirleri merak edenler şu örneklere bakabilir)
ha görsel şiir şairlerini daha da sessizleştiriyor bu tartışmalar. çünkü bakıyorsun yaptıkları şeye sempati duyuluyor ama nedense site dışı zamazingolar "görsel şiir" diye laf attıklarında, herkes geri çekiliyor.
bu mu? ha övgüler bize, gerisi serkan'a mı?
İnsanın kendini bilmesi güzel bir şey... Ama ben hala kiminle konuştuğumu bilmiyorum.. nicknamelerin dayattığı simulatif kişiliklerle mi yoksa bu kişiliklerin ortancası olan bir kapiton düğümlü kişilikle mi?
soruların emeği var da yazılan kuram müsveddesi yazının bir emeği ve zamanı yok mu? Var..
sorunun üç beş ilgisiz soru'dan çıkmadığını, örneklerine daha önce de rastladığımız bir editör -moderatör sabotajından çıktığını en azından ben biliyorum.. Sabotaj sözcüğünün altının doldurulması için silinen metinlere, hatta silinmeden önce manüple edilen metinlere ihtiyacımız var.
Kaldı ki tüm bunların dışında, moderatörün tüm bu tartışmalar olup biterken suyun başında olan biri olarak gerçekten manüple etmesi gereken yerde niye yapmadığını merak ediyorum, kafamda bazı nedenler var ama doyurucu değil bunlar da.
görsel şiirin şiir geleneğinden kopuk olduğu bir önyargıdan ibaret. Yazdığım yazıda bunu da anlatmaya çalıştım .Aslında tüm avangard yapılar için geçerli bu, gelenekten kaçtıkça geleneğe ait hale gelirsiniz. geri dönüşlülük yasası bunun bir farklı açıklamasıydı. fakat gelenek kompleksine de gerek yok! bunu yaptığınız anda muhafazakarlaşırsınız. İnat, sağduyu ile birleşmediği zaman paranoyaklaşır, nesnesini bulamaz hale gelir. Bu konudaki tehlikeye dikkatinizi çekerim.
Artık bu yorgunluğun ve panik atağın üzerine bu meseleyi daha fazla büyütüp site dışı zamazingoların diline daha fazla düşmeye gerek yok.. Ben bu siteye bir emek vermeye, kendimce dinamizm yaratmaya çalıştım. doğru ya da yanlış bazı işler yaptım, ve hala da takip etmeyi sürdürüyorum. Bu sitenin bir kişiye değil üyelerin hepsine birden ait olduğunu herkesin bir şekilde bir emeğinin olduğunu düşünüyorum.. o yüzden onları en azından takip etmek adına burada bulunmayı büyük bir sevinçle istiyorum.. yola devam! ama hayat bayram olsa nostaljisinde hiç değilim, bu da biline..
kuramdan rahatsız olan kim? ben miyim? oysa burada aşağıda hala kuramla ilgili sorular duruyor. lacan bağlantısını soran, imkansızı soranlar, dili soranlar. şimdi araya iki üç tane ilgisiz soru geldi diye, bundan vaz mı geçiyoruz? bu kadar soruyu sormak için harcadığımız zamana ne olacak?
öte yandan, tamam biz burada bir işler yapıyoruz ama bu işleri üstü kapalı veya açık eleştiren, hakkında konuşan bir sürü insan da var -ki bir örneğini verdik. ve bunlar her ne kadar bizi fazla ilgilendirmese de, ellerindeki mecralardan resmen adı üzerinde örneğin 'görsel şiir' diyerek yapıyorlar bunu. imdi, bunu herhalde buradan birileri üzerine alıyor, alması bekleniyor. kuramdan rahatsız olan birileri var ve bunu açık açık söylüyorlar, şiir üzerine konuşmayın, şiir yazın diyorlar, iyi şiir diye bir mefhumdan bahsediyorlar bize. ve biz onları -tuttukları alan ne kadar geniş olursa olsun- hiç dikkate almıyoruz, sonra gelip burada zaten herkesin tepki gösterdiği, anlamaya gayret etmediği, şiirin tarihinin ve akışının dışında görmek için elbirliği edercesine çalıştığı bu alanı inatla savunduğumuz için kabahatli oluyoruz, öyle mi?
ortada kuram varsa eğer bu ancak bir öneri olabilir, bir yaklaşma biçimi olabilir, bunlara alışık şiir tarihimiz (örneğin folklor şiire düşman, örneğin şiir çıkmazda gibi metinler). ama bunlara bile karşı iş yapmaya başladığında, onların güncelleğini ve ne dediğini sorgulamaya başladığında, ortaya baya bir fikir, baya bir soru, baya bir iş çıkardığında, zaten istesen de kurtulamıyorsun o konumdan.
yani karşıtlığı yaratan burada şiir içindeki konvansiyonlar değil, burada hece mi olsun, serbest mi olsun diye tartışılmıyor, ona yaklaşım aranmıyor. burada başka türlü bir öneri var. ve bu öneri karşıtlıkları, ikilemleri aşarak iş yapmaya çalışıyor.
kaldı ki, üstübal geçen yıllarda bu konuda işler üzerinden giden tek düzgün metni de yazmış bir şair. nedir bu alınganlık anlamış değilim ben.
hayır yok ..! haklısınız!
ya peki hayal gücümüz işlesin bir yandan ama burası tam da bunun yeri değil mi.. bence görsel şiirin nabzını tutsa tutsa zaten poetikhars tutmalıdır ve var mı bir alternatifi..
onu da sizin hayal gücünüze bırakıyorum, kuramdan rahatsız olmaları nabzını tuttukları için olabilir mi?
Bu konu halihazırda gereksiz yere uzadı ve tatsızlaştı. Üzgünüm gerçekten ama sormadan edemiyeceğim. "Görsel şiirin nabzını tutanlar" kim? Niye kuramdan rahatsız olsunlar?
ben not düşmüştüm, evet hiç bir yerde kullanmayacağım..
görsel şiirin nabzını tutanlar rahatlasın kuram falan yok artık..
cihan, kendi isteği ile siteden ayrıldı. fakat galiba bu silme işlemini yerine getiren modül, cihan'a ait ne varsa silip süpürdüğü için, onun yazdığı herhangi bir şeye yazılmış yorumlar da gitmiş görünüyor şu anda. evet, nerde kalmıştınız?
üstübal yazıyı eğer burada kullanmayacaksa, en azından oraya bir not düşmeli. yoksa, bu alttaki tartışmalar komik duruyor.
bir de hatırlatma. siteden ayrılmak, yaptığını da silmek isteyen olursa, bana e-posta atmayınız, "hesabımı sil yeter" butonuna basmanız kafi, üye düzenleme bölümünden.
bunun için (+) (-) tuşları var örneğin. hoşunuza gitmeye yoruma basın eksiyi, gerçekten. uzun uzun yazmaya gerek yok "beğenmedim" diye. kolaylık olsun diye yaptım, gerçi tekel işçilerine ve haitiye bir katkım yok ama..
Son yorumların bir çoğunun yazıya hiç de katkı sağlamadığını düşünüyorum.
lacan'la ilgili ciddi bir sayı yapıldı evet... sadece şunu söylemek istiyorum, öncelikle zizek çevirileri üzerinden lacan anlama gibi garip bir durum var ülkede, ama zaten genel olarak durum budur bu ülkede. öncelikle ne freud ne de lacan bilinçaltı kavramını kendi sistematiklari içinde kullanmıyorlar (freud, metapsikoloji'de bilinçaltı kelimesini bir iki kez başka anlamda kullanır sonra tümden vazgeçer). doğru çeviri: bilinçdışıdır. aynı şekilde öteki kavramı autre ve autrui'nin karşılığı olarak kullanılıyor. lacan ve levinas bağlamında bu çeviri öteki değil ama başka ve başkası şeklindedir. bununla ilgili derin bir tartışma monokl'da mevcut. kısaca öteki, bir uzamı çağırıyor, ontolojik bir anlam ve mesafe içeriyor. örneğin Lacan'daki büyük Başka, tam da böyle bir mesafenin olmadığı bir kavramdır. o yüzden o büyük Başka'dır, ben'i içine alır ama benden daha fazlasıdır, dilin ve simgesel evrenin hakikat kurucusudur. arzunun nerelerden geldiğini bu noktadan görebiliriz kuşkusuz lacan açısından. lacan'ın en önemli meselesi, klinik noktalar bir yana bırakılırsa, bireyin kuruluşundaki temel mekanizmaları ve gerçeğin rolünü ifade etmesidir.
semptom, dizgeli eleman ile dizgesiz eleman ayrımı yapılmadan seçiliyor aslında.. şöyle söyleyelim: aslında, nasıl kaos verili elemanlar ile verili olmayanların bütününü içeriyorsa ve sınırsız olduğunu biz tanrı olmadığımız için kabul ediyorsak, semptom da verili(dizgeli) ve verili olmayan( dizgesiz) tüm elemanların içinden, kaos içinden ya da entropik uzam içinden seçecektir elemanlarını da..
dizge de kendi içinde bir çok dizgeden oluşuyor, işte öznenin sınırını belirleyen kendi mikro-dizgesi
bu mikro-dizgeleri birbirine bağlayan bir kapiton noktası(düğümü) var. Lacan'ın dediği bu. her türlü değişim de dizgesel değişimden bahsediyorsak mikro-dizgeler arasındaki kapiton noktalarının değişmesi anlamına geliyor. Evet dizgenin dışarısı dizgesizlik diyoruz ama dizgesizliğin sınırları veya dizgesizliğin dışarısı var mı? bunu biz tanrısallığa bırakıyoruz. sadece varsa tanrı için böyle bir dışarısı olabilir yani dizgesizliğin dışarısı bizim için algılanabilir olmaktan öte bir şeydir. ama şair ve şiir için dizge ile dizgesizliğin sınırında durmak önemli. hem dizgeye hem de dizgesizliğe yakın durmak! özne kendini yanlış-tanımalarla dönüştürürken kendi iç mikro-dizgesi dolayımında büyük-dizgeye karşı çıkar. kapiton noktalarına etkide bulunmaya çalışır. eğer bu etki bir çok mikro-dizgeyi kapsarsa kapiton noktalarının değişimi o denli kolaylaşır.
şimdi görsel şiir meselesine gelelim.. şimdi iki durum var burada. birincisi Serkan'ın konvansiyonel şiir tanımlaması bir Büyük- Öteki olarak algılandığında Derrida'nın mevcudiyet metafiziği dediği şey gündeme gelir. Aslında, verili olan ile verili olmayan arasındaki sınırı geçmek için verili olandan güç alıp onu aşkınlaştırıp hatta onu ironize edip ve speküle edip aşkınlık düzeyi yaratmak gerekir. işte konvansiyonel ayrımı yetersiz bir ayrım olsa da ilk başta onu speküle etti, aşma düzeyi oluşturdu, Derrida'nın yaklaşımı oldukça diyalektik bir yaklaşım aslında. verili olandan yola çıkmak! hiç bir mistik göndermesi yok. fakat asıl mistik gönderme bana kalırsa Lacan'ın ileriye giden her küçük- öteki'nin aslında geri dönüşlü olduğu görüşüyle yapılır. mistik olup olmadığı bir yana Derrida'nın yaklaşımıyla kombine etmeyi düşündüğüm bir nokta benim için bu. mevcudiyet halinden ileri gidip kopan mesela konvansiyonel şiir bir mevcudiyet haliyse ondan kopan görsel şiir aslında hem verili olan hem de verili olmayan kendi öznel semptomlarını kullanmıştır. verili çünkü konvansiyonel şiirin içinde bunun elemanları vardı üstelik ücra şiiri tarafından da sözcüğün kirişleri iyice gevşetilmişti. ama verili olmayan çünkü hiç bir şekilde harf türk şiirinde bilinçli olarak bu şekilde kullanılmamıştı. ve görsel şiirin genel semptomu harf, boşluk ve uzaysal konfigürasyon tarafından bu şekilde kullanılmamıştı. Üstelik, bunun sonucunda lacanyan bir şey oldu, yani benim yazımda da bahsettiğim, geri dönüşlülük ile geleneğin etkilenmesi. konvansiyonel şiir diye büyük-Öteki kıldığımız yapı, yeni görsel şiir yapısının gösterenlerinin etkisiyle konvansiyonel şiirin kapiton noktalarını değiştirdi. elimizde artık konvansiyonel şiirle ilgili genel veriler var: yani konvansiyon hakkında bilgi sahibi olmamız ileriye gidip geriyi belirleme yoluyla oluştu, yani, artık biz konvansiyona çok ses merkezli, dizeli ve yerine göre estetikçi ya da imgeci diye karşı çıkabiliyoruz. bu olay bir bilinç aşımı ve değişiminin ifadesidir.
fakat görsel şiirin geri dönüşlülüğü ile yeni kapiton noktaları oluşunca yeni bir gelenekten de bahsediyoruz artık. görsel şiirin de dahil olduğu bir gelenek. o yüzden görsel şiir şiir geleneğinin içindedir hala. elbette dizeli şiir bundan sonra değişen kapiton noktaları nedeniyle farklı bir yola sapacaktır. en azından görebildiğim bu. farklı halleri zorlayacaktır dizeli şiir de. artık dizeli diyemeyeceğimiz dizeli şiirden bahsediyorum.
görsel şiir gibi alanların şiir tarihi dizgesinin içinde olabileceğini iddia edenlere aslında bu 'ihlal' kavramını önermek gerekiyor. şiir tarihi bir amentüler manzumesi değildir, bugün görebiliyoruz bunu. bir şeyi iddia etmek için bizden durmadan kanıt isteyen -hem de bunu şiirden isteyen- insanlara karşı yapabileceğimiz fazla bir şey yok. eğer bir sistem, diğer sistemlerden soyutlanmış ise, orada Okyanussal Dalga'ya benzer bir durum var demektir. Yani dalga o kadar büyüktür ki, aynı zamanda bir denizdir de. O zaman deve mi kuş mu tartışmalarına girilir ki, bu Doğu'nun ahlakıdır.
Benim önerim ve gördüğüm şudur, dizeli şiirin kendi imkanları tamamen tüketilmemiştir, bunu gören şairlere selam olsun. Ama dizeli şiirin paradigması tüketilmiştir, gerisi oyundur, sirktir. şiirin şiir kalabilmesi için hala birileri ölçütler sıralayabiliyorsa, bu ölçütler de şiir tarihinin önümüze getirip bıraktığı 'tutmuş verimler'dir. demek ki bir sistem (dizge) iç ile dış arasında böyle bir ayrım koyabiliyor. bu ayrımı daraltmaya çalışmak yerine, onu dışarısına kapılmış olmanın ahlaksızlığına yormayalım..
Ben bir dizgenin mümkün olması için onu bir dizge olarak "diğerleri"nden ayıracak bir "dışarısı"nın olması gerekir diye düşünüyorum. Ama gerçekten de dizgesizliğin bir "dışarısı" var mıdır? Özne kendini yanlış tanımalarla kurduğuna göre aslında içeridedir, suç ortağıdır ve fantazi için bile ihlal edilecek yasaların/sistemlerin varlığı gerekir. Görsel şiir için "ihlal" kavramının tartışılması çok verimli olabilir.
Şurada 'dizge' denen kelimenin -ki muhtemelen Sistem'in karşılığı olarak kullanıyoruz- anlamları var. Bu anlamların hiç biri "dizgesizlik" ifadesinin dizge ile karşıtlığını açıklamıyor. Yani öylesine kurulmuş bir şey gibi duruyor. Dizgeye yaptığımız yatırımı, dizgesizliğe kolay kolay yapamıyoruz. Artı, dizge ancak birbirine bağlı elemanlardan oluşuyor, dizgesizlik ne parçaya ne de bütüne doğrudan atıfta bulunabiliyor. bir sistemin neden sistem olduğunu bize söyleyen birşey olmalı, ama o şey neden ortada bir sistemsizlik olduğunu söyleyemiyor. çünkü olmayan bir şeyin göstereni de olmayacağı için, aslında üstübal'ın söylediği o kapalı devre sistemlerden pek verim alamıyoruz. hiç bir şey, diğer şeye bir bağ ile bağlı değildir. bir şeyin olması, ancak bir işleve bağlanarak sağlanamaz. hatta öyle durumlar olabilir ki, bir şey ancak diğerinde tükenerek ortaya çıkar vs. böyle bir dizge anlayışı, hem şiir tarihini olumlar, hem de sorunların çözümünü şiirde arar. semptom ya da belirti, eğer 'hata' ise, bu hata belki işe yarar. ötesi ne işe yarar, orasını kestiremedim ben.
kendi öznel keyfi seçimiyle kendi bilişsel kararını ifade eden anlatım dizgesiz olarak entropik elemanlar olarak semptom.. ne demek? matrix kodu gibi mi, ghost in the shell gibi mi? yani böyle makinanın içinde ruh gibi mi? kaos mu?
dizgesizliğe yol açmaz keyfilik.. dizgesizliğin içinden seçimlerini yapar. ya da dizgesizliğe çektiği dizge elemanları arasından.
keyfilik dizgesizliğe yol açır mı hep, sanmam
tam üstüne bastın kaldır ayağını, yoksa bunları daha önce konuştuk mu? deja vu! ama şu var: biri için bir şey anlatan olarak semptom değil de, kendi öznel keyfi seçimiyle kendi bilişsel kararını ifade eden anlatım dizgesiz olarak entropik elemanlar olarak semptom..
Aşma, sıyırma, taşma pek beni bağlamasa da, Lacan'ın semptom gösteren ayrımı üzerinden okumaya çalıştım metni. Gösterende "bir özne için" anlamlandırma varken, semptomda "biri için" bir şey anlatma durumunu anlıyorum(Lacan, 1966: 261). Burada, fantazma özne için sonsuz anlam üretirken, keyif mi desek karşısındakinden istediğini seçerek bunu bir anlamda sınırlıyor. Sanıyorum, Üstübal semptomu burada devreye sokuyor, biri için bir şey anlatma durumunu. O bir şey herkese göre değişebilir, özne vurgusu yok, herkes için benzer şey anlatma durumundaysa artı keyif üretiliyor.
Hoş, + keyif arttıkça da semptomlar ve anlattıkları aynılaşır, olur sana semptomatik değil, sendromik şiir. Yaygın bizde aslında kronik yorgunluk diğer adıyla canlı cenaze sendromu.
Yazdığım bir çok metinde olduğu gibi bu kuramsal metinde de yapmaya çalıştığım şiirin ne olduğuna ve neye ilişkin olduğuna dair bazı ipuçlarını değerlendirmek daha çok. Yoksa şiir ile görsel şiir arasında bir fark bulgulamaya ya da sınır çizgileri çizmeye çalışmıyorum. Zaten yazdığım yazılarda böyle bir karşılıklı ötekileştirmeye karşı oldum. Tersine aralarındaki ilişkiyi doğallamaya çalışıyorum. Görsel şiirin konvansiyondan farklı olduğu noktalar ancak aynı kümenin içinde kalınarak çözümlenebilir, açıklığa kavuşturulabilir bana göre.
Burada asıl mesele özne durumlarının nasıl şiirsel farklılıklara neden olduğu ve geleneği nasıl olumladığı ya da aştığı.. Elbette niyet dediğimiz şeyden bahsediyorsak haz'dan da bahsetmemiz mümkün. Niyet'in olduğu yerde bilinç ve belli bir zihinsellik durumu. o zihinselliğin olduğu yerde de belli bir aura ya da haz alanı oluşacaktır. bu haz nev-i şahsına münhasır bir haz olsa bile diye düşünüyorum. Harf ve hurufat'ı aramak da bana göre belli bir niyet- farkındalık ve bilinç durumu ve onların yarattığı hazsal alanları aramaktır aslında. İmkansızın dili nedir bilmiyorum, ama o dile ulaşmaya niyet ediyorum, ulşamadığım bir şeye ulaşmaya niyet ediyorum. o niyet beni bir zihinsel evrime getiriyor kimilerinin yabancılaşmanın içkinliğe dönmesi dedikleri şey bu. bu içkinlik durumu arzunun gerçekleştirilmesi ise arzu dediğimiz şey de bir hazın hem oluşturucusu hem de sonucudur.
mesela entropi daha dışsal bir tanımlama daha bir üst-bakış- entropik elemanlar dediğimizde aslında biz birbiriyle çelişen verilenmemiş alanlarda dolaşıyoruz demektir, fakat yaşam bu değil verili bir alan var. dolayısıyla hakimiyet alanları var bu verililiğin içinde. entropinin açılması ya da indirgenmesi dediğimiz hadise bu. eğer bunu yok saydığınızda bir üstbakış atmaya çalıştığınızda verili alanın içindeyken yanlış-tanıma dediğimiz bilgisel uçlanmalar bir tür entropik normaliteler olarak duyumsanacaksa birincisi bu bir öznellik durumunda olacaktır, ikincisi bu öznelliğin belli bir niyeti olacaktır kendi öznel koşullarından farklılanmış. İşte şiir verili alanın indirgenmişlerini entropik alana geri iade ederken zıt bir yönden de entropik bazı elemanlardan kendi arzusuyla ve o arzuyu yönlendiren hazla o verili alanları etkilemeye de çalışıyor. entropik elemanların verili alanda bir kavramlaşmaları var kuşkusuz ama şiir ya da şair bu elemanları entropik alana geri çekerek kendi öznel müdahalaesini yapıyor verili alana ya da geleneğe mesela. zaten bu entropik elemanların tanımı bir anlamda semptom. kavramlaşmadan duran bir iz ve işaret olarak dizgeleşmeye ya da anlam kazanmaya ramak kalmış şey.
Herhalde hepimiz için biraz da başlangıç öyle olmuştur. "Yamuk Bakmak"ta gerçekten de Zizek tam bir Lacan okuması yapıyor kendisine göre. Hatta daha önce siteye sapığın sinema rehberi adlı Zizek'in anlatıcısı olduğu bu belgeselle ilgili birkaç şey de yazmıştım ki hem Sapığın Sinema Rehberi'nde hem de Yamuk Bakmak'ta Zizek hem sinemayı (daha çok Hitchcock filmleri) hem de edebiyatı (patricia highsmith romanları üzerinden) Lacan ekolünün/okulunun izinde psikanaliz için son derece verimli araçlar olarak kullanıyor. Bunlar tabii ki bence de ilgiye değer. Sonuçta psikanalizin, bir bakış açısı, belki de işte baktığınız şey ne olursa olsun gerekli görülen bir "yamuk bakma şekli" olarak algılanması en akla yatkın olan şey. Dolayısıyla buradan şiire de bakılabilir... Yeterli altyapı mevcut olduktan sonra... İşte ilk bakışta bile "keyif" ve "eğlence" çok farklı şeyler olmalarına rağmen aynı şeyin meali olmaya yorulduklarında nasıl şaşırtıcı olabiliyorsa, kavramlar üzerinde anlaşamadığımız ya da ortaklaşamadığımız zaman da aynı şekilde şaşırtıcı olabiliyor. Nilay'ın yazısında "ikinci yeniyi aşmak" dediği cümledeki "aşmak" sözcüğü bile başlı başına böyle geliyor bana...
En başta şunu söyleyebilirim, bu sadece görsel şiir için oluşturulmuş bir metin değil fakat bir görsel şiir sitesinde yayınlanacaksa görsel şiiri ilgilendirebilecek kısmını yazmak istedim. bu aslında şiirin ataklığı üzerine bir tez. hatta çok güzel bir sezgiyle söylediğin gibi, serkan ışın'ın bahsettiği meselenin sınırlarına da giren bir yazı olsun istedim. çünkü bu yazı Nilay Özer'in karayazı'da açtığı bazı meseleler üzerine ücra'da yazacağım ikinci yeni'yi aşmak adlı yazımın bir kısmı bu tez üzerinden de gidecek.
evet Lacan'la ilgili daha çok havada kalan şey var, fakat lacan'ı zizek'in gözüyle okumak benim daha çok hoşuma gitti. saffet murat okumalarıyla da birleşen yönleri var. lacan'ın dediği gibi capitone noktaları yani.
keyif'i eğlence olarak değil de iradi özgürlük veya hazla birleşik iradi karar olarak okumak mümkün.
her ne kadar Lacan konusunda çok az şey biliyor olsam da -benim ayıbım, ama türkçe'de yok doğru düzgün, en azından bir çıkarım için kendimce Kojeve bağlantısını aklımda tutuyorum. Üstübal'ın burada dikine yaptığı bir okuma sadece ya da sırf görsel şiir ile şiir arasındaki ilişkiyi, ardışıklık ya da sebep/sonuç ilişkisi içinde okumamıza yardımcı olmak için gibi. Yani önce Şiir vardı, daha sonra "Görsel Şiir" gibi bir şey seziyorum. Ben, bunun böyle olmadığını düşünmekle birlikte -bana göre görsel şiir, Şiirin Bilinçdışı ya da altı değildir- yine de tarihsel olarak görsel şiirin "sonradan" olması fikrine de pek sıcak bakmıyorum. Tabi Hegel'i bu genç fransız akademisyenlerinin kafasına sokan Kojeve'i de dediğim gibi akıldan çıkarmıyorum. (1933'teki EPHE derslerine katılanların arasında Sartre, Lacan, Bataille kimi ararsanız var.)
Dediğim gibi Görsel Şiir belki tarih içinde Şiir'in "unuttuğu" "negatif olumsuzlama"ya ait olabilir, insan olma yolunda ilerleyen her insanın, insanlık ile temas ettiği her an içinde geride bıraktığı diferans da olabilir (aslında 'karakter' (yazı) ile 'karakter'(kişi) bu konuda Derrida'ya dirsek çıkabilir, bizim için). Harf geldi, ruh bitti diyor Hegel. Eğer biz görsel şiiri Harf'in Hurufat'ın içkinliğinde ararsak, bir nebze olsun anlayabiliriz. Yoksa en basit ve samimi görsel şiir eyleminde (sürrealistler gibi konuşayım) iz, izlek'ten bağımsızlaştırılır ve sonra da kendiliğine bırakılır (bakınız Zeynep Cansu Başeren'in yaptığı çoğu iş). Kendiliğine bırakılan bu iz, İmge, Simge'den Sembole uzanan o Bilinç şeysinin dışına kaçtığı andan itibaren, exponansiyel bir biçimde bir şey üretmeye başlar (hem bakan, hem de yapan, hem de kendi için). Ama elbette bu da çok karışıktır. İnsanın akla aykırı bir şey için aklın araçlarına yatırım yapması, istatistiğin bize "hata ya da mucize" olarak işaretlediği şeylerden bir anlam çıkarmaya çalışması, giderek İmkansız ile ilişkiye girmeye çalışması elbette en başta anlam diye bildiğimiz sistemli şeyle çatışır (buna 'haz' demek ne kadar doğrudur ben bilemiyorum). Ama işte şu var, kendimizin İmkansızları ile İmkansızın Dili arasındaki o kozmik bağ böyle "yanıbaşımızda, kenarda" duruyor mu? Entropik olarak bakarsak (entropi yani kainatın kuralı) bir şey minimum enerji/maksimum düzensizlik içinde dolanmaya başlıyorsa, aslında olması gerektiği gibi olmakta oluyordur. O zaman şiirin kendini toplamak için bugüne kadar tarihsel olarak bulduğu yöntemlerin hepsini bu çerçevede düşünebilirsek, görsel şiirin -her türlü araç, gereci ile- ya da deneyin, tam da bu kendini toplamanın tersi olanla ilişkisi olduğunu belki az çok anlarız, anlayabiliriz. Buradaki kendi, ne yazık ki teee Leibniz'den beri akıl sır erdiremediğimiz "kendinde şey" olarak işaretlenen şey de olabilir, mistik bir ürperiş de olabilir, kuantum bir şey de olabilir, doğasını aslında kestiremediğimiz bir deneyim de olabilir. Ama her iş, işi yapanın denetiminde veya değil, değildir.
O zaman şunlara itirazımız vardır. Görsel şiir gibi deneyler, bize Dil'in ürettiği şeylerin ancak Dil'le tüketilebileceğini göstermektedir. Görsel Şiir deneyimi, çoğu kez Dil'in motive edilmiş olanaklarının dışında, tam da teknolojik geçişlere denk gelecek şekilde yeniden yorumlanmasıdır. Örneğin kendi başına bir bağlaç (ve, eğer, ki, -de, da), kendi başına bir noktalama işareti, her ne kadar akıp gidenin cümleyi, başka türlü bir şey için kesintiye uğratmak durumundan doğmuşsa da, aslında bir süreksizlik noktası yaratmaktadır. Bu, matematikteki gibi gerçek sayıların yanında bir de zahir sayıların (kök 2, e) olması gibidir. Kök 2 ifadesinin, pi sayısının aslında anlamlı bir sistem içinde nasıl da "anlamsız" kaldığını düşünmeye başladığımızda, Dil'in de Dil Yetisi arasında böyle süreksizliklerinin olduğunu kavrayabileceğiz. Şiirin insanlaşması devam etmektedir ve bu bazen 'insanî-olan' rağmen olacaktır da..
Zaman olarak da içerik olarak da Serkan’ın yazısıyla bağlantılı olarak okudum bu yazıyı da.. Ama açıkçası benim bildiğim, Lacan bizde henüz kaba bir tabir olacak biraz ama “ellenme” aşamasında.. Birincisi henüz Lacan’ın bütünüyle çevrilmiş bir telif eserine bile sahip değiliz. Lacan’ın Freud’dan yola çıkıp ayrıldığı noktalarda da, kendi psikanaliz anlayışını “dil” üzerine kurmasında da çok farklı yaklaşımlar var. Mesela Monokl’un çıkardığı “Lacan” özel sayısı da İstanbul’da Fransız Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdikleri Lacan sempozyumu da büyük katkılar ama dediğim gibi bizim henüz Lacan hakkında yeterli bilgimiz olduğunu sanmıyorum. (Kendi adıma söylüyorum) Buradaki en büyük sıkıntı da aslında yine “dil”le ilgili. Çünkü Türkiye’de Lacan uzmanı olarak bilinen adlar bile, Lacan’ın kendi eserlerinde kullandığı “kelime oyunları”nın Türkçeye nasıl çevrileceğinden emin olamıyorlar. Bu eserleri basmaya karar vermiş yayınevleri var ama dediğim gibi, sağlıklı bir çözüm bulunabilmiş değil. Yani Lacan konusu şimdilik biraz daha bulanık görünüyor bana. Dolayısıyla Üstübal’ın Lacan üzerinden temellendirdiği veya kurduğu bağlantılar için de aynı yoldan bir şey söyleyemem. Elbette sembol de semptom da üzerinde düşünebileceğimiz kavramlar. Ama az önce dediğim gibi mesela burada “keyif” olarak geçen sözcük için bile tartışmalar olduğunu biliyorum.. “Keyif” mi, “eğlence” mi, büyük A mı küçük A mı, Büyük öteki, küçük öteki mi? Saffet Murat Tura başka bakıyor, Nami Başer başka bakıyor… Gibi gibi...
Ve “semptomatik şiir” başlığıyla gelindiğinde görsel şiirle bağlantısını da tam çözemedim. Yani bu bizzat görsel şiire bir bakış için mi? Yoksa görsel şiir de bundan bu anlamda nasibini almıştır mı denilmek isteniyor, biraz da anlattığım nedenlerle tam anlayamadım…