Orhan Koçak’ın, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce serisinin Kemalizm başlıklı 2. cildinde yayınlanan “1920’lerden 1970’lere Kültür Politikaları “ başlıklı yazısı, Cumhuriyet dönemi kültür politikalarını şiir üzerinden örneklerle tartışması açısından ilginç. (...)

Koçak, kültürün, siyasal ve toplumsal seferberliğin bir aracı olarak görülmesinin özerk bir estetik alanın oluşumunda çeşitli tıkanmalara yol açtığını ve bunun sonucunda bir edebi mecellenin (kanon) oluşamamasının Türkiye’deki edebiyat alanındaki çekişmenin temel nedeni olduğunu söylüyor: “Her şiir ya da öykü antolojisi çıkışında yaşanan telaş ve gerilim bile temel bir güvensizliğin hüküm sürdüğünü gösterir” (Koçak 2002: 409). Yazı, “bir değer karmaşası içindeyiz bugün. Kim değerli, kim değil, belli değil. Eleştiri, edebiyatı açımlayıcı, zenginleştirici bir işlevi küçümser gibi. Tersine, yönetmek istiyor onu” diyen [w:Cemal Süreya] ve “Frenklerde ve bizde klasik şiir hüküm sürerken şiirin bir türlü tarifi ve kaidelerinin bir de mecellesi vardı. O vakit, şairler birbirlerinden yalnız şahsiyetleriyle ayrılıyorlardı. Klasik şiir yıkıldıktan sonra yerine başka türlü bir tarif ve mecelle geçeceğine, bilakis bir çok tarifler tecelli ediverdi” diyen [w:Yahya Kemal] gibi şairler üzerinden örnekler vererek şiir alanındaki müphemliği tartışmaya çalışıyor. Ve “üniversal olmak için tek şansımız müpheme sarılmak” diyen [w:Cemil Meriç]’in istediği özenli ve kasıtlı müphemliğin tersine 70’li yıllara gelindiğinde “sadece açık ve belirgin düşünemediği için ister istemez müphem kalan” ve “nesir yazamadığı için şiir yazan bir edebiyatçılar kuşağı” ortaya çıktığını söylüyor Koçak (2002: 405).

(...)

Koçak, mecelle yokluğunu ve bunun sonucunda oluşan “öz-yetersizleştirme” sürecini, Cumhuriyet dönemi kültür politikalarının gecikmişlik duygusuyla içerici değil tasfiyeci bir momentum edinmesine bağlıyor: “Tanzimat’tan 1960’lara kadar her yeni edebiyatçı kuşağı, kendinden önce gelenleri yok saymamak ve işe sıfırdan başlamamak için ortada hiçbir bağlayıcı zorunluluk olmadığını hissetmiştir. Çünkü yerli gelenekle kendisi arasına hep dış modelin bakışı/aynası girmektedir- yetersizleştirici bakış: [w:Servet-i Fünun] kuşağı, [w:Namık Kemal]’i Flaubert ve Baudelaire’i görmediği için yetersiz bulacak; Yahya Kemal, [w:Tevfik Fikret]’i Mallarmé’ye değil de François Coppée gibi ikinci sınıf bir şaire baktığı için küçümseyecek; Ataç, Baudelaire ve Mallarmé’yi değil de Heredia’yı örnek aldığı için Yahya Kemal’de bir eksiklik bulacak; Orhan Veli ve Garip akımı, Yahya Kemal’deki eksikliği fazla ağdalı olmasında, çünkü Dada veya Gerçeküstücülük gibi sokağa daha yakın avante-garde akımlara hiç bakmamış olmasında arayacak; ve nihayet Cemal Süreya da hepsinin Avrupa’da kendi dönemlerinin en ileri akım ve sanatçılarının şu ya da bu ölçüde gerisinde kaldığını söyleyecektir. Bu, sadece öznel bir değerlendirme sorunu da değildir: Her yeni çıkış, kendinden önce gelen(ler) gerçekten eski görünmesini ve dolayısıyla yeterli bir kaynak olmaktan çıkmasını sağlamıştır” (2002: 410).

* Cemal Süreya