2005 yılında aşağıdaki metni yazmışım. Bundan yaklaşık 4 yıl önce ile bugün arasında, belki nicelik ve nitelik olarak görsel şiir ve buna benzer alanlardaki artış, deneysel şey tartışması, manifesto, postmodernizm-modernizm çelişkileri ve çatışkıları -ki bu tartışmaya asker de dahil olmuştur (bkz, Postmodern Tabaka)

- dergiler, faşistler, gizli faşistler, güçsüzler, yeteneksizlikler, 4. sınıf çevre dergileri, merkez-çevre ilişkisinin merkezi aratan o pis yüzü derken, aşağıdaki metnin bağlamını genişletecek, geliştirecek çok az yazı, çizi, taraf olması, ne yazık ki, ülkemizdeki edebiyatın aslında topyekün "muhafazakar" olduğu gerçeği ile yüzleşmemi sağlıyor. Söylemekte hiç bir beis görmüyorum ama Modern Türk Şiiri artık pek öyle "Çağdaş" falan değil ya da Çağdaş sayılacağı ülke/zaman/mekan şeysi son 20 yıldır, "gelişmekte olan ülke" seviyesinde gibi. Bence Şiir ile birçok şey arasındaki "ilişkileri" sorgulamak zamanı geldi de geçiyor. İşte o yazı;

Tarık Günersel'in işlerine dergi olarak ilgi gösterdiğimiz açık. Gerçi kendisinin az ve öz söyleme gibi -elbette ki kendisini ilgilendiren- bir tavrı var. Zinhar 3'teki söyleşide, Siyahî'deki Workshop'ta vs. bunları görüyoruz. Bu, dediğim gibi, şairin kendi demeç politikasının bir parçasıdır, buna bir sözümüz yok. Fakat bugüne kadar görsel şiire, somut şiire gösterilen tepkilere karşı sessiz kalınması, teorik düzeyde gerçekten yıkıcı bir eleştiri anlayışının geliştirilmemesi de bir sorun gibi.

[ekle:Yasakmeyve]'nin 14. sayısında Tarık Günersel'in "Kilimler" isimli işlerine (somut şiirlerine) yer verildi. 6 adet kilim, aslında dijital kilim, dergide endam etti ve bu kilim dokumaları 1 ve 0'lardan ya da kelime yerine rakamlardan oluşmaktaydı. Buraya kadar sorun yok. Sonuçta Türk Kilim geleneğinin Turistlere çok fahiş fiyattan pazarlanmasına, "makina halısı" devrinin başlamasından sonra el dokuması halıların, modern sanat içinde "elişi" düzeyinde bile temsil edilememesine oranla, modern bir şiir dergisinin sayfalarında "somut şiir" denemeleri olarak endam etmesinde hiç bir sorun yok gibi geliyordu bana, ama yanılıyordum.

Geleneksel Modern Türk Şiir'i diyebileceğimiz birşey varsa, ona uygun da bir okuyucusu var. Bu okuyucu genelde biraz tarafgir. Sözün ağırlığını bağrında hissettiğinden, mesela şiir kitaplarını satın almak konusunda eli ile cebi arasında bir bağlantısı yok. Bu tuhaf okuyucu, şiiri hava atomlarına karışmış olarak seviyor ve onu "public domain" (halk yararına) birşey olarak algılıyor; yani bedava falan sanıyor. Şiirin gözden düşmesinden sonra, okur profilinin sola kaymış ve züğürt olması tehlikesi de baş gösterdi. Bütün bunları bir olumsuzluk olarak kaydediyorum. Olumsuzluk çünkü, şiir'in söz ile ilgili bağlantısı artık aşınmış bir bağlantıdır. Buna gereğinden fazla değindiğimiz için artık girmeyeceğim.

Genelde bu cenahtan tiplerle konuşmuyorum. Konuşmayı bırakalım, anlaşamıyorum zaten. Bu kültür farkı falan değil. Bu tamamen habislik. Bu habisliğe katlanamadığım için de, zinhar örneğin bir çok ahmaklık girişimine cevap vermeye tenezzül etmedi, etmeyecek de. Fakat işin "buraya" kadar geldiğini de belirtmek gerek.

BUNLAR ŞİİR AMA BUNLARA ŞİİR DEMESEK?

Zinhar galeri birkaç aydır orada biliyorsunuz. Dergiye bu tür işler gönderilmesini ne kadar istersek de ancak belli isimlerin cesareti ve kararlılığı ile galeri ayakta duruyor. Galeride yer alan işlere "görsel şiir" örneği gözü ile baktığım için, onları diğer şiirlerden ayırmıyorum. Fakat bana gelen tepkilerden [kendi işlerime gösterilen tepkiler örneğin] bunlara "şiir" demememiz gerektiği yönünde. Sonuçta bunlar "kolaj, asamblaj, montaj, soyutlama, düpedüz resim" olabilirler. Ama şiir olamıyorlar okur nezninde. Bunu nasıl çözeceğiz? Buna biraz göz atalım.

Önce bazı kaba tanımlamalar yapalım.

1- Şiir kelimelerle yazılır. 2- Şiir dizelerden oluşur. 3- Şiir söze dayalıdır ve bir söyleyiş biçimi gözetir. 4- Dinleyici bu şiiri göz ile okur, gönül ile algılar. Anlak çalışmaz. 5- Katılım göstermek, şiir icra edilirken "duygulu" bir ifade takınmak, yumruğunu sıkmak, içinden tekrarlamak, ezberden okumak gerekir. 6- Şiir aşk için aşkla söylenir ve genelde muhabbet ortamları için de kültürel bir salata olarak ortaya serilir. (pardon yani)

Ben, kişisel olarak bunları şiirin bugünkü aurası içinde pek göremiyorum. Şiir okumayı severim, sesim güzeldir, iyidir, hoştur. Akrebim, har denen şeyden haberdarım (derginin adı neden Zinhar?). İyi şiiri severim falan. İyi de konu bu mudur? Değildir, hele bunlar dayatılacak şeyler hiç değildir. Örneğin Lirik Şiir denen şeyi severim, ama Hugo Von Hoffmansthall'ı da severim. Bu ikisini bir arada bildiğinizde, "lirizm" ile coşku birbirinden ayrılıyor. Duygulu bir surat ifadesi, Edip Cansever'in deyimi ile "birisi fotoğrafımı çekiyormuş gibi" duran şiirler yazmak ile "lir" denen şeyin teknolojisi ve onun geometri ile ilgili beni daha fazla ilgilendiriyor örneğin. O günün imkanları içinde insan sesi ve ölçü (rhyme'dan rhytme'e) nasıl bir araçsa temsil için, bugünün araçları içinde "teyp, daktilo, daha kalın ve renkli kalemler, silgiler, bilgisayar, hesap makinası vs" şiirin biçimine katılır gibi geliyor bana. Bana öyle gelmesi bir yana, artık belleği güçlendirmek için sözün büyüsüne kapılmanın, metafizik bir ürpermenin peşine gitmenin falan imkânlarının ancak bu "görselliğin ve işitselliğin" gözetilerek de gösterilebileceğini düşünüyorum. Alelade bir kayıt cihazı ile şiir adına yapılabilecek şeylerin farkında olan biri için, dizeler, kitaplar, kağıtlar, kalemler, silgiler gerçekten biçimselliğin Ars Magna'larıdır.

Çünkü bizim için "teknoloji"nin teknolojik bir tarafı yok. Kökeninde teknoloji bizim için bir yenilgi anıdır ve anısıdır. Ancak ve ancak metafizik bir yerlere, içkin bir yerlere bağlandığı içindir ki, İstanbul'dan daha Doğu'ya doğru gidildikçe teknoloji bilim değil, bilmeme durumunun içerilmesi olarak işe yarar. Çok ufaktan beri bilgisayar falan türü şeylerle ilişkimiz olduğu için, bizim kuşaktan sonrası bu metafizik sınırı kendi bünyesinde her zaman çok yakından hisseder. Bu durum, elbette 70'lerde, 60'larda daha küçük ölçekte bir zengin sınıfın tekelinde olan birşeydi ve onların karşısında kendisini konumlandıran fakir ama onurlu şairlerin de bu imkanlara sempati ile bakması mümkün değildi. Burada toplumcu gerçekçiliğin biçim kabızlığı da yatıyor zaten. [Bu sitede birkaç ay önce İMTO denilen ve ortada olmamasına rağmen, basılı dergilerde kendine isim olarak yer bulan zırvanın da zırvası bir olay yer aldı.]

Galeride duran şeylere, Tarık Günersel'in işlerine "popüler kültür"ün içinden çıkıp gelen şeyler olarak bakabiliriz. Popüler Kültür'ün ortaklanmış diline (gündelik dile) saldırı başka türlü yapılabiliyorsa, birilerinin bunu bize anlatması gerekiyor. Genelde bu geçmiş [hazca ivmeli hızca yavaş sınıfların] çocuklarının içine düştüğü bu "özgürlük bunalımı"na çare bulmaktansa, gerçekten bağımsız biçimlerden oluşmuş bu tür şiire içten içe kin beslemelerini ben anlamıyorum açıkcası.

Gerçekten şiir örneğin söyleyiş biçimine indirgenebilir, diğer tüm enstrumanların hepsi değişebilir. Değişmektedir. Biz, Galeri'deki işleri başat işler ya da şiirler olarak görmüyoruz, ama bunun bir çıkış alanı açabileceğini düşünüyoruz. Bu ortaklanmış simge/kod alışverişinde ne gövdenin ne de ruhun birlikte temsil edilmesinin mümkün olmadığını bildiğimiz için belki de, şiirin gövdesini ve içini aynı anda göstermek gibi tuhaf bir iş de yapıyoruz.

Okurlarımızdan ricamız, Barış Özgür'ün deyimi ile "şiirin bütününü görmeye" çalışmalarıdır. Şiir, gerçekten sizin içinizde dizeler halinde dizilmiyor, onu gördüğünüz şeklin "özü" "tözü" "közü" gözünüzden giriyor önce, kulağınızdan giren şeylerin yanında. Bu elbet bir oran sorunudur, sonsuz ile sonlu arasındaki oran sorunu.

Bu şiiri anlamaya çalışmak istiyorsanız, gerçekten "okuma aygıtlarınız" ile "anlam dinamolarınız" arasındaki ayarı değiştirmeyiniz. Çünkü içeride olan biten hiç bir zaman değişmiyor. Galeriyi tekrar geziniz. Oradaki işlerin bugünkü ve muhtemel yarınki dünyada çalışmaya aday olduklarını siz de fark edeceksiniz.

+1
0
-1